...

Bir zamanlar Azerbaycan’a baskı aracı olarak kurgulanan 907. madde, bugün artık ne bölgesel güvenlik denklemine ne de ABD’nin kendi çıkarlarına uyan bir düzenleme. Washington’un stratejik yön değişikliği ve Güney Kafkasya’daki güç dengesinin dönüşümüyle birlikte bu maddenin kaldırılması artık siyasi jest değil, Amerikan dış politikasının yapısal güncellenmesinin kaçınılmaz adımı haline geldi.

Lobici mirası: 907’nin doğuşu

907 madde (Freedom Support Act, Section 907, 1992) Amerika Birleşik Devletleri yasalarında yalnızca bir ülkeye – Azerbaycan’a – özel olarak uygulanmış tek hüküm. 1992 yılı Ekim ayında Kongre’ye dâhil edilen bu madde, ABD’nin Azerbaycan hükümetine hiçbir şekilde doğrudan devlet yardımı yapmasını yasaklıyordu. Bunun kaldırılması için iki şart koşulmuştu:
– Azerbaycan’ın Ermenistan’a yönelik “abluka eylemlerine” son vermesi,
– Ermenistan ve Karabağ’a karşı “her türlü saldırgan güç kullanımını” durdurması.

Bu yasal formülasyonla ABD, Azerbaycan’ı “saldıran taraf”, Ermenistan’ı ise “baskı gören taraf” olarak konumlandırmıştı. Madde, 1990’ların başında Washington’daki Ermeni lobisinin sistematik baskı kampanyasının ürünüydü.

Sekiz yıllık tecrit dönemi

1992–2000 arasında 907. madde tam anlamıyla uygulandı. Bu dönemde Azerbaycan, ABD’nin doğrudan yardım programlarından tamamen dışlandı. Ülke yalnızca sınırlı insani yardım kanallarından destek alabiliyor, buna karşın Ermenistan geniş kapsamlı Amerikan yardım paketlerinden yararlanıyordu.

11 Eylül sonrası kırılma: Başkanlık muafiyet dönemi

11 Eylül 2001 saldırılarından sonra tablo değişti. 2001–2002 yıllarında kabul edilen düzenleme, ABD başkanına 907. maddeyi her yıl geçici olarak askıya alma yetkisi (waiver authority) verdi. O tarihten bu yana Bush’tan Biden’a kadar tüm başkanlar her yıl bu muafiyet kararını imzaladı. Gerekçe hep aynıydı: terörle mücadele, Azerbaycan’la güvenlik işbirliğinin önemi ve bu adımın barış sürecine zarar vermemesi.

Yani yasak kâğıt üzerinde varlığını sürdürüyordu, ancak Beyaz Saray her yıl bu hükmü “dondurarak” fiilen devre dışı bırakıyordu.

Yeni jeopolitiğin gölgesinde anlamını yitiren madde

2020’lerin sonuna gelindiğinde 907’nin dayandığı temeller çöktü. 1992’deki “abluka” ve “saldırganlık” argümanları artık sahadaki gerçeklerle örtüşmüyor. Azerbaycan kendi toprakları üzerinde egemenliğini yeniden tesis etti; Karabağ çatışması hukuki ve siyasi olarak sona erdi. Batılı düşünce kuruluşlarının raporları da bu gerçeği teslim ediyor: Section 907 “tarihsel bağlamını kaybetti” ve “siyasi olarak işlevsiz bir kalıntı” haline geldi.

Lobicilerin son hamlesi: Armenian Protection Act

Ancak 2023–2024 döneminde Ermeni lobisi bir kez daha sahneye çıktı. “Armenian Protection Act” (H.R.7288) adlı tasarıyla 907. maddeyi sertleştirmeyi hedeflediler. Tasarı, 2024 ve 2025 mali yıllarında başkanın waiver yetkisini kullanmasını yasaklıyordu. Bu, 1990’ların katı rejimini fiilen geri getirmek anlamına geliyordu.

2025: Trump’tan stratejik sinyal

Ağustos 2025’te Başkan Donald Trump, 907. maddeyi bir kez daha askıya aldı. Federal Register’da yayımlanan başkanlık kararında gerekçeler netti: terörle mücadele, Azerbaycan sınır güvenliği ve ABD ile müttefiklerinin operasyonel hazırlığı. Belgede ayrıca bu kararın Bakü–Erivan barış sürecine zarar vermediği vurgulandı.

10 Aralık 2025’te ise Cumhuriyetçi Kongre üyesi Luna Anna Paulina, H.R.6534 sayılı yeni bir yasa tasarısı sundu. Tasarının amacı açık: 1992’den bu yana yürürlükteki kısıtlamaları kaldırmak. Henüz tam metin yayımlanmasa da girişim, 907 rejiminin sökülmesi yönünde hem hukuki hem siyasi bir başlangıç niteliğinde.

Gerçek yönelim: “Ne zaman kalkacak?” sorusuna dönüş

Bugün gelinen noktada artık mesele “kaldırılabilir mi” değil, “ne zaman kaldırılacak” sorusuna indirgenmiş durumda. Sürecin adımları da belli:
– Kongre karar alana kadar yıllık waiver’ların devamı,
– Bütçe ve dış politika paketleriyle 907’nin “boşaltılması”,
– Ardından, fiilen çalışmayan bu maddenin teknik olarak yürürlükten kaldırılması.

2025’teki son muafiyet kararı ve H.R.6534 tasarısının ortaya çıkışıyla birlikte, ABD yasalarından Section 907’nin silinmesi süreci fiilen başladı.

Normatif bir anakronizm olarak 907

Uluslararası ilişkilerde bazı yasal kalıplar, kendi tarihsel bağlamlarını aşarak sistemi tıkayan fosillere dönüşür. 907. madde tam da bu kategoriye giriyor. Post-soğuk savaş geçiş döneminin ürünü olan bu hüküm, günümüzün bölgesel güvenlik mimarisiyle hiçbir şekilde örtüşmüyor.

Hukuken yürürlükte olsa da, jeopolitik olarak 907 artık “donmuş bir ideolojik yapı”. Ne Güney Kafkasya’daki güç dengeleriyle ne ABD’nin dış politika öncelikleriyle ne de çağdaş uluslararası düzenin rasyonel işleyişiyle bağdaşmıyor.

Trump doktrini ve yeni dış politika algoritması

Donald Trump’ın “değer temelli müdahalecilikten” çıkar odaklı jeopolitik yönetişime geçişi, Washington’un dış politika paradigmasını yeniden yazıyor. Bu bağlamda 907. maddenin kaldırılması, artık Azerbaycan lehine yapılmış diplomatik bir jest değil; Amerikan devlet mekanizmasının kendi tutarlılığını yeniden kurma ihtiyacı.

Bir dönemin lobi ürünü olan bu madde, artık baskı aracı olmaktan çıkıp ABD’nin bölgesel esnekliğini kısıtlayan bir işlev bozukluğuna dönüşmüş durumda.

Kaldırılacak olan bir yasa değil, bir zihniyet

907’nin anlam kaybı, aynı zamanda ABD’nin dış politik zihin haritasındaki dönüşümün sembolü. Başlangıçta Azerbaycan’ı “agresör”, Ermenistan’ı “mağdur” olarak tanımlayan politik kurguların yerini artık yeni bir gerçeklik aldı:
Azerbaycan toprak bütünlüğünü sağladı, bölgesel entegrasyon politikaları yeni bir işbirliği topolojisi oluşturdu ve 1992 model yaptırım mantığıyla bağdaşmayan bir jeoekonomik ağ inşa edildi.

Kısacası, 907. madde artık yalnızca geçmişin gölgesi. Washington’un yeni stratejik ajandasında bu gölgeye yer kalmadı.

907. madde: var olanın yokluğu

Ortaya bir tür “normatif ontoloji paradoksu” çıkıyor: 907. madde kâğıt üzerinde hâlâ yürürlükte, ancak fiilen ortadan kalkmış durumda — ontolojik olarak sıfırlanmış. Amerikan dış politika mekanizması bunun farkında ve tam da bu nedenle Beyaz Saray her yıl waiver mekanizmasını devreye sokuyor: işlevini yitirmiş yasal normları geçici olarak etkisizleştirip ulusal çıkarları korumaya yarayan başkanlık yetkisi. Washington aslında kendi eliyle ilan ediyor: 907. madde artık ABD’nin stratejik mantığına entegre edilemez.

Yeni paradigma: geçiş merkezli stratejik pragmatizm

ABD dış politikasındaki dönüşümün temel yapısal nedeni, son dönemde şekillenen “transit odaklı stratejik pragmatizm” anlayışı. Bu modelde karar alma süreçlerinin merkezine, enerji hatlarından lojistik koridorlara, kritik ithalat ve ihracat akışlarına kadar tüm jeoekonomik hatların kontrolü yerleşiyor.
Basit soru şu: Bir düzenleme, ABD’nin bu akışları yönetme kapasitesini güçlendiriyor mu, yoksa gereksiz düzenleyici sürtünme mi yaratıyor?

907. madde bu soruda ikinci kategoriye düşüyor. Çünkü bu madde, küresel bağlantısallığın en hassas düğüm noktalarından birinde — Güney Kafkasya’da — friksiyon yaratıyor.

Azerbaycan artık 1990’ların “çatışma tarafı” değil; Orta Koridor’un kilit dayanak noktası, Avrupa–Hazar–Orta Asya hattının ana transit ekseni, Avrupa’nın enerji güvenliğinin omurgası, İran kaynaklı risklere karşı stratejik denge unsuru ve aynı zamanda Türk-Amerikan askeri uyumunun önemli parçası.

Bu tablo içinde 907. madde yalnızca anakronik değil, aynı zamanda ABD açısından bir düzenleyici kusur — yani regülasyonel defekt.

Normatif kabuğun dökülmesi

Trump yönetiminin yıllık muafiyet kararını sürdürmekle kalmayıp H.R.6534 tasarısıyla kısıtlamaların kaldırılması yönünde “politik pencere” açması tam da bu yüzden tesadüf değil. Bu süreç, büyük güçlerin kendi dış politika senkronlarını bozan eski yasal kabukları atması anlamına gelen bir normative shedding aşamasıdır.

Karar alma mimarisi: sistem içi uyum

ABD’nin iç siyasi mekanizması da 907’nin sökülmesi için gerekli koşulları üretmiş durumda. Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi — dış politika dönüşümlerinin ana motoru — bugün “yüksek düzeyli stratejik yeniden kalibrasyon” mantığıyla çalışıyor. Öncelikler artık ulusal güvenlik, müttefiklerin enerji özerkliği ve İran’ı dengeleme ekseninde tanımlanıyor.
Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Orta Asya Alt Komitesi ise bu sürecin teknik zemininin oluştuğu alan. Komitenin analitik çerçevesi açık: 907’nin korunması, ABD’nin bölgedeki konumunu zayıflatıyor.

Senato Dış İlişkiler Komitesi — genelde bu tür hamlelerin “freni” — bile stratejik yeniden değerlendirme safhasına geçmiş durumda. Cumhuriyetçiler için 907 artık enerji diplomasisini engelleyen kurumsal gürültü; Demokratların bir kısmı içinse siyasi anlamını kaybetmiş “miras dosyası”; güvenlik çevreleri açısından ise Rusya ve İran’a dolaylı avantaj sağlayan bir yük. Kısacası, baskı yön değiştirdi: madde artık maliyet üretiyor, kazanç değil.

Dış çevre: ağ diplomasisi ve stratejik çokyönlülük

Bakü ise çok yönlü, ağ tabanlı bir dış politika modeline geçmiş durumda. Enerji konsorsiyumlarından güvenlik ortaklıklarına kadar farklı ölçeklerde etkileşim kurarak bölgesel ve küresel oyuncular arasında sinerji yaratıyor. Özellikle İsrail’e yakın yapılarla yürütülen işbirliği, Azerbaycan’ın istikrarını bölgesel güvenliğin parçası haline getiriyor.
Bu argüman, ABD’nin politik ekosisteminde güçlü bir rezonans yaratıyor: çünkü Washington’da kimseye Güney Kafkasya’daki istikrarsızlığın İran’ı güçlendireceğini anlatmak gerekmiyor.

907. maddenin sonu: kurumsal zorunluluk

Uzman çevrelerinin vardığı ortak kanaat net: 907. madde artık stratejik, işlevsel ya da hukuki bir dayanağa sahip değil. Modern jeoekonomik sistemle uyuşmuyor; Amerikan dış politikasının operasyonel mantığıyla çelişiyor; her yıl başkanlık kararlarıyla etkisizleştiriliyor; karar verici elit tarafından “normatif parazit” olarak görülüyor.

Dolayısıyla 907’nin kaldırılması ne bir jesttir, ne diplomatik manevra, ne de bir taviz. Bu, çağdaş dünya düzeninin doğasından kaynaklanan kurumsal bir zorunluluktur: güç, ekonomi ve siyaset tarafından artık desteklenmeyen her normun kaderi aynı — kaldırılmak.

Post-normatif kalıntı: bir “hukuki hayalet”

Freedom Support Act’in 907. maddesi, en doğru tanımıyla bir post-normatif kalıntı. Yani maddi gerçeklikte temeli kalmamış, ama metinsel ataleti nedeniyle yasal yapı içinde sürüklenmeye devam eden bir hüküm. Böyle normlar, söylem ile hukuk arasındaki kesişim noktasında yaşar — Derrida’nın deyimiyle “iz” (trace): var olmayanın varlığı.

907 de tam olarak bu: eski bir söylemin yankısı olarak yaşamını sürdürüyor, ancak onu meşrulaştıran tarihsel ve maddi zemin artık yok.

Uluslararası ilişkiler analizinde bu tür olgular “normatif hayalet” (regulatory phantom) olarak tanımlanır — davranış biçimlerini artık şekillendirmeyen ama metin düzeyinde varlığını sürdüren bir yasal gölge. Ne kurucu gücü vardır, ne düzenleyici etkisi; yalnızca idari sistemin ataleti sayesinde yaşamaya devam eder. Bu anlamda 907. madde bir yasa değil, bir semptomdur: siyasi sistemlerin geçmişe ait artefaktları koruma refleksinin ürünü.

Dört dayanağın çöküşü

907’nin ortadan kalkmasının teorik açıklaması için klasik realizm ya da neoliberal kurumsalcılık yetersiz kalıyor. Burada devreye post-yapısalcı normatif hermenötik ve uluslararası rejimlerin eleştirel teorisi giriyor.
Bir norm ancak kendi “hakikat rejimi” içinde — Foucault’nun tanımıyla belirli söylem, kurum, güç ve bilgi topluluklarının bileşiminde — var olabilir. Bu ekosistemin dört ayağından biri bile çökerse, norm artık yeniden üretilemez. 907 örneğinde tüm ayaklar çökmüş durumda:

  1. Söylemsel yapı dağıldı. 1990’ların “saldırgan–kurban” ikiliği artık geçersiz; bu, yapısal analiz değil, erken dönem lobi ağlarının ürettiği siyasi bir mitolojiydi. Günümüz bölgesel sisteminde bu ikilik anlamını yitirdi.
  2. Maddi temel yok oldu. Maddeyi meşrulaştıran çatışma nesnesi ortadan kalktı. Wendt’in yapıcı teorisine göre norm, kimlikleri “kurma” kapasitesini ancak etkileşim ortamı sabitken sürdürebilir; 907’nin ortamı değişti, kendisi ontolojik olarak boşaldı.
  3. Epistemik topluluk çöktü. 1990’lardaki etnopolitik lobi ağlarının yerini güvenlik, lojistik ve enerji odaklı yeni bilgi merkezleri aldı. Haas’ın terimiyle “epistemik rejim büzüştü”. Maddenin artık entelektüel taşıyıcısı yok.
  4. Fonksiyonel çelişki derinleşti. ABD dış politikasının bugünkü mantığı ideolojiden değil, akışlardan geçiyor — enerji, lojistik, askeri akışlar. Bu “akış merkezli jeopolitik”te Azerbaycan bir hedef değil, Avrasya bağlantısının yapısal dayanağı. Onunla etkileşimi kısıtlayan her norm, otomatik olarak stratejik parazit haline geliyor.

Sonuç olarak 907. madde artık varlık nedeni kalmamış bir metinden ibaret. ABD’nin yeni jeopolitik akış rejiminde bu metnin yeri yok — ve kaldırılması sadece zaman meselesi.

Kaçınılmazlığın metasturuktürü: normun ölüm anatomisi

Tüm bu unsurlar bir araya geldiğinde ortaya “iptalin metasturuktürü” diyebileceğimiz bir tablo çıkıyor: 907. madde artık sadece eski değil, Amerikan dış politikasının epistemolojisiyle bizzat uyuşmaz hale gelmiş durumda. Ancak bu çöküş kendiliğinden yaşanmayacak; zira hukuk sistemleri “iz koruma” kapasitesine, yani normatif metinlerin ataletine sahip. Bu nedenle Azerbaycan diplomasisinin klasik etki modelinden çıkıp, kurumsal-semiotik bir stratejiye geçmesi gerekiyor — normu eylem olarak değil, metin olarak yeniden üreten düğümlere nüfuz ederek.

Normun izini silmek: HFAC ve SFRC’nin içindeki anlam savaşı

Bu bağlamda ana düğümler Kongre’nin iki merkezi komitesi: Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi (HFAC) ve Senato Dış İlişkiler Komitesi (SFRC). Fakat meseleye klasik lobi mantığıyla değil, kurumsal söylem içindeki “norm izinin dekonstrüksiyonu” olarak yaklaşmak gerekir.
McCaul ya da Risch gibi aktörler 907’yi artık dış politika gerçeğinin bir parçası olarak değil, “işlevsel tutarlılığı bozan bir anomali” olarak görmeye başladığında norm ölür.
Diplomasi ikna etmez; anlamı dönüştürür.

Bu süreçte pro-İsrail lobisi “meşruiyet düğümü” işlevi görüyor. 907’nin, bölgesel politikanın bir parçası değil, stratejik zarar kaynağı olarak konumlandırılmasında bu kanal belirleyici rol oynuyor. Bütçe tahsisleri ise “hukuki entropi” mekanizması: normu doğrudan kaldırmadan, akışları yeniden yönlendirerek onu işlevsiz hale getirmek.

Yasanın değil, sistemin zorunluluğu

907’nin iptali aslında bir irade beyanı değil, sistemin kendi yapısal mantığının sonucu. Modern uluslararası düzenin doğasında, gerçeklikten kopmuş normların ortadan kalkması kaçınılmaz. Azerbaycan diplomasisi yalnızca bu doğal süreci hızlandırıyor — Kantoroviç’in ifadesiyle “düzenleyici geçişin en düşük entropi haline” ulaşmasını sağlıyor.

“Dünyasız” yasa: varlığını yitiren bir şey

  1. maddeyi yalnızca hukuki bir parça değil, normatif bir fenomen olarak görmek gerekir. Heidegger’in deyimiyle bu, “dünyalığını yitirmiş bir şey”dir: artık varlık düzenine eklemlenmeyen, bağlamını kaybetmiş, ama metin düzeyinde sürüklenmeye devam eden bir nesne.
    Böyle “dünyasız” bir norm artık araç değildir; işlev dışı bir varoluştur. Metinde kalır, fakat dünyanın dokusundan düşer. 907’nin başına gelen tam olarak budur.

Luhmann ve sistemin çöküşü

Luhmann’a göre her norm, onu yeniden üreten otopoetik sisteme dâhil olduğu sürece var olur. 907. madde, kendi döneminde siyasi-hukuki iletişim ağlarının, medya söylemlerinin, lobi çevrelerinin ürünüdür.
Bugün o otopoetik çevre çökmüştür. Sistem artık 907’yi anlamlı kılacak iletişim üretmiyor; onu destekleyecek “işlemsel kapalılık” yok. Luhmann’ın diliyle, madde “yapısal bir gölge”ye dönüşmüştür: vardır, ama artık doğduğu sisteme ait değildir.

Agamben’in “askıya alınmış yasa”sı

Agamben’in kavramlarıyla konuşursak, 907. madde “istisnanın artık öğesi”dir — yani askıya alınmış bir eylem hâlinde var olan norm.
Tıpkı Homo Sacer’deki egemenin hukuku askıya alarak “istisna alanı” yaratması gibi, her yıl yenilenen waiver kararları da böyle bir alan üretir: madde biçimsel olarak yürürlükte, fiilen devre dışıdır.
Bu, normatif bir paradokstur: yasa yalnızca kendi geçersizliği aracılığıyla var olur. Güç, Agamben’in dediği gibi, burada kendi boş biçimini açığa çıkarır; norm ise ontolojik yoksunluğunu.

Yeni normatif epistem: kimlikten akışa geçiş

Belki de 907’nin sonunu açıklayan en derin neden, “normatif epistem değişimi”dir — kimlik temelli söylemlerden akış temelli bir jeoekonomiye geçiş.
1990’lar kimlikler, çatışmalar ve postemperyal mitlerle tanımlanan bir dünyaydı.
Bugünün uluslararası sistemi ise enerji, lojistik ve veri akışlarıyla kurulu. Devlet, artık tarihsel anlatısıyla değil, bu akışlara katılma kapasitesiyle tanımlanıyor.
Deleuze ve Guattari’nin terminolojisiyle 907. madde bir “arkaik teritoryalizasyon”dur: rizomatik ve akışkan bir dünyada, sabit bir mekân mitini dayatma girişimi.
Bu nedenle, durağan temeller üzerine kurulu normlar, akış çağında yaşayamaz.

Yeni dünyanın inşası: normu değil, alanını dönüştürmek

Buradan Azerbaycan diplomasisi için temel sonuç çıkıyor: 907’yi “çürütmeye” değil, onun artık var olamayacağı bir dünya inşa etmeye yönelmek.
Sistem teorisyenlerinin işaret ettiği gibi, bir normun ölümü, eski bilgiyi yutan alternatif bilişsel haritaların ortaya çıkmasıyla gerçekleşir. 907’nin yerine geçen harita, artık güvenlik, enerji ve lojistik uzmanlığının şekillendirdiği jeoekonomik bilgi sistemidir.

Modern devletler normları doğrudan yıkmaz; onların var olabileceği mekânı dönüştürür.
Azerbaycan’ın görevi de budur: normun gövdesiyle (yasa metni), gölgesiyle (onu besleyen söylem) ve ortamıyla (onu yeniden üreten kurumlar) eşzamanlı çalışmak.
HFAC — normun gövdesinin; SFRC — normun gölgesinin; tahsis komiteleri ise normun ortamının dönüştürüleceği alanlardır.
Üçü birden biçim değiştirince, norm yalnızca metin olarak değil, imkân olarak da ortadan kalkar.

Son evre: normu dünyadan çekmek

Bu nedenle 907’nin kaldırılması bir diplomatik hamle değil, bir ontolojik operasyondur — normu dünyadan çekmek.
Bir zamanlar “907 dünyası” vardı: kendi söylemleri, yapıları, tehditleri ve yorumlarıyla.
O dünya artık yok. Katlandı, kapandı.
Ve her norm yalnızca onu üreten dünya içinde yaşar.

Bugün 907’yi üreten dünya sona erdi: ABD dış politikası değişti, Avrasya epistemesi değişti, tehdit haritası değişti, akışların mantığı değişti.
Geriye kalan tek adım, 907. maddeyi “hukuki hayalet” durumundan çıkarıp tam bir normatif yokluğa taşımak — metin olarak değil, ihtimal olarak silmek.

Azerbaycan diplomasisinin görevi işte bu: normun ölümünü, sistemin kendi doğası içinden, doğal bir eylem haline getirmek.
Washington’un 907’yi kaldırmaya zaten eğilimli olan politik yapısını, son normatif karara dönüştürmek için diplomasi artık noktasal, hedefli, kurumsal düzeyde işlemeli; Kongre komiteleri, Senato karar merkezleri ve yasa etrafındaki lobi ekosistemi üzerinde incelikle yapılandırılmış bir baskı mimarisi kurmalıdır.

Çünkü 907’nin iptali artık bir tercih değil — sistemin kendi evrimidir.

907. Madde’nin İptali: ABD Güç Dikeyindeki Kritik Etki Noktaları

Öncelikle şunu anlamak gerekir ki, 907. Madde’nin iptali ahlaki bir işlem değil, Amerikan iktidar dikeyindeki birkaç kritik noktaya hassas bir etki gerektiren prosedürel bir operasyondur.

1. Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi (House Foreign Affairs Committee - HFAC): Baskının Operasyon Merkezi

HFAC, kısıtlamaların kaldırılmasına dair yasa tasarısının geçmesi gereken kapıdır. Bakü’nün temel görevi, girişimin ertelenmesi veya yeniden değerlendirilmesi (recession) riskini ortadan kaldıran ön yargısal izin (preliminary jurisdictional clearance) sağlamaktır.

Baskı için Kilit İsimler:

  • Michael McCaul (R–TX) — HFAC Başkanı. Amerikan İran’ı çevreleme politikasının en etkili mimarlarından biridir.
    • Onun dünya görüşü, Azerbaycan’ın Doğu Akdeniz ve Hazar güvenliğinin gerekli bir bileşeni olarak görüldüğü bölgesel güvenlik birlikte çalışabilirliği (regional security interoperability) kategorisi etrafında şekillenmiştir.
    • Baskı Noktası: McCaul’a, 907. Madde’nin sürdürülmesinin İran için bir fırsat penceresi yarattığını ve aynı zamanda Orta Koridor’un yönetilebilirliğini azalttığını gösteren somut bir güvenlik etki değerlendirmesi (security impact assessment) sunmak.
  • Joe Wilson (R–SC) — MENA/CA Alt Komitesi Başkanı.
    • Wilson, lojistik merkezli diplomasi (logistics-centric diplomacy) ve jeoekonomik rekabet kategorileriyle düşünür. Ona göre Azerbaycan, "Avrasya’daki Amerikan varlığının kritik altyapısıdır."
    • Baskı Noktası: Kongre’nin 907. Madde’yi sembolik bir engel olarak tutmaya devam etmesi durumunda Batı güzergâhlarının stratejik hassasiyetine dair uzmanlık notu hazırlanmasına Wilson’ı dâhil etmek.
  • Gregory Meeks (D–NY) — Demokratlar içindeki dengeleyici (damper). Tarihsel olarak Ermeni yanlısı olarak algılansa da, bugün politika değiş-tokuşları (policy trade-offs) modunda hareket etmektedir.
    • Baskı Noktası: New York’un finans ve iş çevreleri aracılığıyla çalışmak; AB–Hazar enerji bağlantılarına vurgu yapmak. Bu, Avrupa’nın Rusya’ya bağımlılığını azaltmayı sağlayan bir argümandır ve Meeks bunu, tarihsel anlatılardan çok daha güçlü algılamaktadır.

2. Senato Dış İlişkiler Komitesi (Senate Foreign Relations Committee - SFRC): Ana Engel ve Ana Atılım

SFRC, nihai siyasi kararın geçtiği kalptir.

Bu komite geleneksel olarak Ermeni lobisinin dayanağı olmuştur, ancak şimdi senatörlerin pozisyonunun duygularla değil, stratejik maliyet–fayda analizi (strategic cost–benefit analysis) mantığıyla belirlendiği bir stratejik yeniden düşünme arenası haline gelmektedir.

Kritik Aktörler:

  • James Risch (R–ID) — Senato dış politika çizgisinin ana Cumhuriyetçi mimarı.
    • Avrasya koridorlarının kontrolünün jeopolitik bedelini anlamaktadır.
    • Baskı Noktası: 907. Madde’nin varlığı biçimindeki normatif belirsizliğin, Hazar sektöründe Rusya–İran yayılma risklerini artırdığını gösteren istihbarat analiz materyallerini (açık kaynaklar kapsamında) sunmak.
  • Ted Cruz (R–TX) — Kararın enerji matrisi açısından en önemli senatör.
    • Onun için 907. Madde meselesi Kafkasya değil, Azerbaycan’ın stabilize edici bir faktör olarak hareket ettiği Avrupa’nın enerji egemenliğidir.
    • Baskı Noktası: Azerbaycan tedariklerinin Rus enerji tekeline karşı sistem kurucu bir filtre rolünü tanımlayan bir enerji esnekliği brifingi (energy resilience brief) hazırlayıp Teksas’taki uzmanlar aracılığıyla sunmak.
  • Ben Cardin (D–MD) — Potansiyel frenleyici.
    • Ermeni yapılarıyla bağlantılıdır, ancak zayıf noktası uyum paradigması (compliance-paradigm) ve ABD’nin itibarî sürdürülebilirliğine odaklanmasıdır.
    • Baskı Noktası: Düşünce kuruluşları (think tanks) aracılığıyla dikkatli, rasyonel ve duygusal olmayan bir iletişim kurmak; 907. Madde’nin, fiili içeriğini yitirmiş değerlendirmelere dayandığı için uluslararası hukuka uygun olmadığını göstermek.
    • Cardin her zaman "hukuken temiz" görünen normları destekler. 907. Madde’nin normatif olarak kirli olduğunu göstermek gerekir.

3. Her İki Meclisin Ödenek Komiteleri: Gizli Mekanizma

Yasa sadece doğrudan yolla değil, aynı zamanda bütçesel nötralizasyon ile de iptal edilebilir.

Ödenek komiteleri bütçe paketine, 907. Madde’nin kısıtlamalarını sulandıran veya görmezden gelen hükümler eklerse, değişiklik fiilen çalışmayı durduracaktır.

  • Baskı Noktası: Azerbaycan’dan geçen projelerle ilgilenen altyapı ve enerji müteahhitleri aracılığıyla çalışmak. Bunların ödenek komitesi üzerindeki etkisi, geleneksel olarak insani grupların etkisinden daha yüksektir.

4. Lobicilik Mimarisi: Doğru Vektör ve Doğru Araçlar

Azerbaycan, düşünce kuruluşlarından iş derneklerine kadar çok aktörlü etkileşime dayalı bir ağ diplomatik modelini devreye sokmalıdır.

Kilit Yönelimler:

  1. İsrail Yanlısı Yapılar. Bu, Senato ve Temsilciler Meclisi üzerindeki en güçlü bürokratik olmayan etki kaldıraçlarından biridir.
    • Argüman: Azerbaycan’ın sürdürülebilirliği, İran karşısında bölgesel dengenin kilit unsurudur.
  2. Enerji Konsorsiyumları. Bu yapılar, Azerbaycan çevresindeki normatif istikrarsızlığın Avrupa’ya petrol ve gaz tedarikinde istikrarsızlık anlamına geldiğini gayet iyi anlarlar.
    • Argüman: 907. Madde, piyasa katılımcıları için belirsizlik yaratan normatif bir "virüstür."
  3. Askerî Analiz Merkezleri.
    • Bunların rolü, 907. Madde’nin varlığının ABD’nin operasyonel esnekliğini azalttığını gösteren uzman görüşleri sunmaktır.

5. Başlıca Strateji: Konuyu Politik Rejimden Teknik Rejime Taşımak

Azerbaycan diplomasisi, 907. Madde’nin iptalinin bir siyasi eylem değil, Amerikan hukuk alanını gerçeklikle senkronize etmek için gerekli olan, mevzuatın normalleştirilmesi için teknik bir prosedür olarak algılanmasını sağlamalıdır.

Direncin ortadan kalkması: 907. madde’nin normatif demontajı

O zaman direnç ortadan kalkacaktır: Kongre, anlamını kimsenin açıklayamadığı normlar etrafındaki pahalı ve duygusal çekişmeleri sevmez.

Bakü’nün amacı, 907. Madde’yi fiilen ne olduğuna dönüştürmektir: Amerikan dış politikasının işleyişini engelleyen normatif bir eser (artefakt).

“Özgürlüğü Destekleme Yasası”na (Freedom Support Act) eklenen 907. madde, dayandığı maddi yapıların ortadan kalkmasından sonra dahi hukuki biçimin varlığını sürdürmeye devam ettiği, “bipolar sonrası dönemin normatif ataleti” olarak adlandırılabilecek eşsiz bir örneği temsil etmektedir. Uluslararası hukuk hermenetiği mantığına göre, bu tür normlar “senkronize olmayan düzenleyici çerçeveler” kategorisine girer; yani, güçlerin, kimliklerin ve çıkarların gerçek konfigürasyonunu ifade etme ve yeniden üretme yeteneğini kaybetmiş metinsel eserlerdir. 907. madde, yorum matrisi 1990’ların başındaki belirli bir siyasi söyleme batmış olan, ancak latent yapısı artık bölgesel ve küresel siyasi sistemin güncel parametreleriyle uyuşmayan normatif bir ifadedir.

Onun sökülme gerekliliğini anlamak için, 907. Madde’yi, her normatif düzenlemenin üç boyutta var olduğu uluslararası rejimlerin meta-teorisi prizmasından incelemek gerekir: (1) ontolojik, (2) epistemik, (3) işlevsel. Bugün bu üç boyutun tamamı sistemik bir çöküş durumundadır.

Ontolojik boyut, normatif yapının uluslararası çevrenin gerçek yapısıyla uyumunu varsayar. Değişikliğin kabul edildiği sırada, ontolojik geçerliliğe sahip olabileceği belirli bir çatışma anlatısı mevcuttu. Ancak, Güney Kafkasya'nın çağdaş jeopolitik mimarisi sadece değişmekle kalmadı, uluslararası ilişkiler teorisinde "bölgesel güvenlik kompleksindeki kayma" olarak adlandırılan yapısal bir dönüşüm geçirdi. Azerbaycan toprak bütünlüğünü yeniden tesis etti, çatışma matrisi uluslararası hukukun bir öznesi olarak tasfiye edildi, bölgesel alt sistem asimetrik bir istikrar aşamasına girdi ve lobi mekanizmaları tarafından yapay olarak desteklenen eski “saldırgan” ve “kurban” rolleri anlamını yitirdi. Değişikliğin ontolojik temeli çökmüştür.

Düzenleyici rejimin epistemik boyutu, normun mevcut epistemik toplulukları ne ölçüde yansıttığı ile ilgilidir. 1990’larda bölgeye ilişkin epistemik alan, Amerikan siyasi altyapısına erişimi olan dar bir aktivist ve etno-politik gruplar segmentinin etkisi altında şekilleniyordu. Oysa bugün baskın olan, güvenlik, enerji, lojistik epistemik toplulukları ve transatlantik uzman ağlarıdır; bunlar için 907. Madde, gerçek yapısal riskleri ve fırsatları yansıtmayan bilişsel gürültüden (cognitive noise) başka bir şey değildir. Norm artık bilgi üretmiyor; o, epistemik bir kalıntıdır.

İşlevsel boyut, normun aktörlerin davranışlarında öngörülebilirlik sağlama ve dış politika sistemindeki işlem maliyetlerini düşürme yeteneğiyle ilgilidir. Ancak değişiklik bunun tam tersi bir etki yaratmaktadır: ABD için işlem maliyetlerini artırmakta, her yıl feragat (waiver) mekanizmasını devreye sokmaya zorlamakta ve Avrasya'nın jeoekonomik bağlanabilirliğinin kilit düğümü olan bir devlete karşı normatif parçalanma unsuru getirmektedir. Ernst Haas’ın fonksiyonalizm teorisi açısından, bu tür normlar, eyaletler arası etkileşimin etkinliğini artırmak için ortadan kaldırılması gereken **“rejimin işlevsiz unsurları”**dır. Yani değişiklik işlevsel faydasını kaybetmiş ve normatif entropi aşamasına geçmiştir.

Bu sökülmeyi hızlandırmak için, Azerbaycan diplomasisi klasik dış politika pratiği çerçevesinde değil, Dahli’nin poliarşi ve Ostrom’un polisentrik yönetim teorilerine karşılık gelen “karar alma merkezlerinin çok düzeyli entegrasyonu” paradigmasında hareket etmelidir. Burada, Amerikan yasama sisteminin düğüm kurumlarıyla, özellikle normun meşruiyet yörüngesini belirleyenlerle doğru etkileşim kritik öneme sahiptir.

Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi, düzenleyici girişimlerin dış politika öncelikleriyle karşılaştırılması için geçtiği birincil normatif adaptasyonun kurumsal filtresi olarak işlev görür. Kurumsal sosyoloji açısından bakıldığında, bu komite “stratejik uygunluk” ve “sistemik risk” kategorilerine dayanan bilişsel rasyonellik modellerini yeniden üretir. Bu nedenle, temel argümanlar tarihin diline değil, güvenlik ve jeoekonomi diline yerleştirilmelidir. Başkan McCaul ile kurulacak köprü iletişim, “bölgesel çevreleme yayı” ve “operasyonel birlikte çalışabilirlik” kavramlarına dayanmalı ve 907. Madde’nin ABD’nin Avrasya’daki stratejisinin sistemik bağlanabilirliğini nasıl baltaladığını göstermelidir.

Senato Dış İlişkiler Komitesi, belirli bir normun ABD’nin uzun vadeli stratejik anlatısına entegre edilip edilemeyeceğini belirleyen meta-normatif hakem rolünü üstlenir. Üyeleri farklı siyasi rasyonellik paradigmalarında hareket ederler: Risch, büyük güçlerin neo-realist rekabeti paradigmasında; Cruz, enerji seküritizasyonu paradigmasında; Cardin, liberal normatif tutarlılık paradigmasında. Her durumda, argümantasyon aksiyomatik gerekçelendirme düzeyine yükseltilmelidir, yani değişikliğin iptalinin bir eylem değil, bir sonuç olduğu gösterilmelidir. Uluslararası yapının değişmesinin, bölgesel dengenin dönüşümünün ve kurgusal normların stratejik rasyonellik testine dayanamadığı normatif mantığın bir sonucu.

Ancak ABD'nin kurumsal mimarisi başka bir kanal daha öngörmektedir: her iki meclisin de genellikle normatif nötralizasyonun teknokratik mekanizmaları olarak hareket eden ödenek komiteleri. Mevcut kısıtlamaların güvenlik programlarıyla uyumsuzluğunu öngören bütçe formülasyonlarının getirilmesi, değişikliği **“hukuki bir hayalet”**e dönüştürür. Bu, karşılaştırmalı hukukta iyi bilinen “işlevsel yetersizlik yoluyla hukuki sıfırlama” kavramına karşılık gelir.

Buna paralel olarak, özellikle senatörlerin ve kongre üyelerinin bilişsel haritasını etkileyebilecek ağ tabanlı lobicilik altyapısı etkinleştirilmelidir. Bunların en önemlisi, algı yapısı sembollere veya tarihe değil, bölgesel istikrar ve tehdit modellerine dayanan İsrail yanlısı lobidir. 907. Madde’nin iptalinin onların analitik anlatılarına dâhil edilmesi, normun bölgesel güvenlik mimarisinin işlevsiz bir unsuru olarak algılanmaya başlandığı bir “bilişsel sinerji” etkisine yol açar.

Meta-teorik anlamdaki son adım, konuyu, iptalin siyasi bir eylem değil, hukuk sisteminin iç mantığının bir tezahürü haline geldiği normatif öz-yeterlilik durumuna getirmektir. Uluslararası normlar teorisinde buna “konvansiyon sonrası aşamaya geçiş” denir; bu aşamada sistem işlevsiz unsurları kendiliğinden ortadan kaldırır.

907 Madde tam da böyle bir aşamaya gelmiştir. Onun sökülmesi bir baskının sonucu değil, uluslararası sistemin tarihsel gelişim mantığının bir tezahürüdür: bölgesel yapı değiştiğinde, onu yansıtmayan normlar kaçınılmaz olarak ortadan kalkar. Azerbaycan’ın rolü, normun kendi kendine iptaline yönelik otonom hareketini kurumsal düğümler, bilişsel topluluklar ve lobi devreleri aracılığıyla hızlandırmaktır.

Etiketler: