ABD, Birleşik Krallık ve kıta Avrupası’nın, yirmi yılı aşkın süredir üstlendikleri “küresel sağlık sisteminin başlıca finansörleri” rolünden çekilip bütçe konsolidasyonuna yönelmesi, yalnızca yardım sistemini değil, küresel güvenliğin parametrelerini de kökten değiştiriyor. Bu dönüşüm, dünyayı pandemi öncesi dönemin ölümcül risklerine — kitlesel ölümler, bulaşıcı hastalıkların yeniden yükselişi ve epidemiyolojik istikrarsızlığa — geri sürüklüyor.
2000–2020 yılları arasında, uluslararası sağlık yardımı dağınık hibelerden çıkarak kurumsallaşmış bir kolektif finansman modeline dönüşmüştü. Bu sistem, beş yaş altı çocuk ölümlerini yarıya indirmeyi başarmış; küresel işbirliği mimarisinin somut sonuç verdiği ender örneklerden biri olmuştu.
Ancak 2024–2025 döneminde bu yapı çatırdamaya başladı. Son 15 yılın en sert kesintisiyle küresel sağlık yardımları 39 milyar dolara düştü. Bu, tek seferlik bir bütçe daralması değil, yapısal bir kırılma. ABD’deki siyasi değişim, Avrupa’daki mali disiplin politikaları, pandeminin yarattığı yorgunluk ve uluslararası yardım anlayışının ideolojik dönüşümü bu süreci daha da hızlandırdı.
OECD verilerine göre tarihte ilk kez aynı anda ABD, Birleşik Krallık, Fransa ve Almanya küresel sağlık yardımlarını kesti. Bu, insan sermayesine yapılan küresel yatırım çağının kapanıp, “ulusal istikrar mı, uluslararası sorumluluk mu?” ikilemine geçildiğinin işareti.
Bu gelişmenin uluslararası güvenlik, demografi ve ekonomi açısından uzun vadeli sonuçları var. IMF, Dünya Bankası, WHO ve UNHCR, giderek büyüyen bir zincirleme etki tespit ediyor: Aşılama oranları düşüyor, enfeksiyon direnci artıyor, iklim kaynaklı sağlık riskleri tırmanıyor, ölüm oranları yeniden yükseliyor. Küresel yardımların daha önce istikrar kazandırdığı bölgelerde şimdi yeni bir sağlık ve insani kriz dalgası beliriyor.
ABD: küresel dayanışmadan seçici özerkliğe
Yirmi yıl boyunca ABD, küresel sağlık finansmanının üçte birinden fazlasını tek başına sağladı. 2003’te başlatılan PEPFAR programı, Amerikan dış yardım tarihinin en büyük insani girişimi olarak görülüyordu. Dışişleri Bakanlığı verilerine göre bu program 26 milyon hayat kurtardı. ABD’nin Global Fund, GAVI ve WHO içindeki rolü de sadece mali değil, kurumsal bir liderlik anlamı taşıyordu.
2025’e gelindiğinde bu sistem köklü biçimde değişti. Washington yönetimi, ayrılan fonların %67’sini dondurdu ya da yeniden tahsis etti — bu, tek bütçe döneminde yaklaşık 9 milyar dolarlık bir kesinti anlamına geliyor. ABD ayrıca bazı WHO programlarından çekilme ve GAVI finansman mekanizmalarını yeniden tanımlama kararı aldı.
Resmî gerekçe açık: “Öncelik iç ihtiyaçlara.” Amerikan kamuoyunda, kaynakların ulusal altyapı, sağlık sigortası, savunma ve sanayi yatırımlarına yönlendirilmesi gerektiği görüşü güçleniyor.
Ancak bu değişimin küresel etkisi çok daha derin. Washington Üniversitesi ve Global Health Policy Center uzmanlarına göre mevcut trend sürerse, ABD’nin çekilmesi 2030’a kadar 14 milyon ek ölüme yol açabilir. Özellikle beş yaş altı çocuklar en kırılgan grup; bu yaş kategorisinde 4,5 milyon ek ölüm bekleniyor.
PEPFAR’ın kısmen askıya alınması, küresel sağlık meselelerinin ne kadar siyasallaştığını da gösteriyor. Bir zamanlar iki partinin de desteklediği, “ABD’nin yumuşak gücünün simgesi” olan program, bugün kürtaj ve üreme sağlığı tartışmalarının ortasında siyasi bir çatışma alanına dönüştü.
Washington’un geri çekilişi, yalnızca fon kesintisi anlamına gelmiyor; küresel sağlık yardımının standartlarını belirleyen, koordinasyonun merkezinde duran baş aktörün sahneden çekilmesi anlamına geliyor.
Birleşik Krallık: normatif liderlikten savunma öncelikli politikaya
G7’nin Cornwall’daki Carbis Bay Zirvesi’nde Birleşik Krallık, pandemileri önleme mekanizmalarının güçlendirilmesi çağrısının öncüsüydü. Ancak iç politik önceliklerin değişmesi ve sıkı mali disiplin politikalarına geçilmesi Londra’nın dış yardım anlayışını kökten dönüştürdü.
Şubat 2025’te hükümet, resmi kalkınma yardımlarını (ODA) 6 milyar sterlin azaltacağını açıkladı. Gerekçe: savunma taahhütlerini ve ordunun modernizasyonunu finanse etme ihtiyacı. Bunun sonucunda, İngiltere’nin yardımları GSYH’nin %0,7’sinden %0,5’ine düştü — bu, BM’nin önerdiği seviyenin oldukça altında.
Bu karar, özellikle İngiliz fonlarına en çok bağımlı olan ülkelerde dramatik sonuçlar doğurdu. Londra merkezli Bond adlı düşünce kuruluşuna göre Afrika’ya yönelik yardımlar %12 azaldı. En sert etkiyi hisseden ülkeler Etiyopya, Güney Sudan ve Somali oldu. Bu ülkelerde acil doğum hizmetleri, aşılama ve sıtmayla mücadele programları 2025’in ortasında ciddi biçimde daraldı.
Birleşik Krallık artık kendini “donör değil, partner ülke” olarak tanımlamayı tercih ediyor. Ancak sağlık sistemleri zayıf, demografik riskleri yüksek bölgelerde bu yaklaşım büyük bir boşluk yaratıyor. Uluslararası kurumlar da bu boşluğu doldurabilecek kapasiteden yoksun.
Kıta Avrupası: bütçe disiplini ve stratejik ikilem
Almanya, Fransa ve Hollanda gibi Avrupa’nın başlıca donörleri, 2025 itibarıyla toplam 3 milyar avroyu aşan kesintiler açıkladı.
Berlin yönetimi, Kalkınma ve İşbirliği Bakanlığı bütçesini 1 milyar avro, Savunma ve Dışişleri harcamalarını ise 836 milyon avro kıstı. Paris de benzer şekilde resmi yardımları 1,3 milyar avro düşürdü.
Hükümetler bu adımları “bütçe dengeleme” gerekçesiyle savunuyor. Ancak OECD Kalkınma Yardımı Komitesi (DAC) dahil birçok kurum, kısa vadeli tasarrufların uzun vadede çok daha büyük krizlere yol açabileceği uyarısında bulunuyor.
Avrupa kesintilerinin etkisi sistemik: Çünkü Avrupa, tarihsel olarak GAVI, UNICEF ve Global Fund gibi kuruluşların bel kemiğiydi. ABD’nin desteğini azaltmasıyla, Avrupa’daki her kesinti çarpan etkisi yaratıyor. Her eksik avro, doğrudan aşı üretim sözleşmelerini, tüberküloz ve sıtma tedavi programlarını ve yeni doğan sağlık hizmetlerine erişimi vuruyor.
Aşı sisteminin çöküşü: zincirin kopan halkası
Kriz, özellikle aşı tedarik zincirinde felakete dönüştü. GAVI ve UNICEF’in uzun vadeli toplu alım sistemi, dünya çapındaki çocuk aşılamalarının %45’ini güvence altına alıyordu. Üreticilere 3–5 yıl önceden garanti verilen bu sözleşmeler sayesinde fiyatlar düşüyor, arz istikrarı sağlanıyordu.
Bugünse tablo tersine dönmüş durumda. Fonların çekilmesiyle sözleşmeler iptal ediliyor, üretim hatları kapanıyor, düşük gelirli ülkeler ulusal aşılama programlarını ertelemek zorunda kalıyor.
WHO verileri, yaklaşık 20 milyon çocuğun temel DTP aşısının en az bir dozunu alamadığını gösteriyor. “Sıfır aşılı” çocuk sayısı 14 milyonu geçti. Bu durum sadece difteri, boğmaca ve tetanoz gibi hastalıkların yeniden patlamasına yol açmakla kalmıyor; aynı zamanda küresel hastalık demografisini kökten değiştiriyor.
GAVI’nin tahminine göre, yalnızca ABD’nin desteğini çekmesi sonucu önümüzdeki beş yıl içinde 1,2 milyon çocuk fazladan hayatını kaybedecek.
Bulaşıcı hastalıklar: direnç riski ve yeni salgın dalgaları
Küresel Fon’un daralan cephesi
HIV, tüberküloz ve sıtmayla mücadelede en kritik uluslararası araçlardan biri olan Küresel Fon (Global Fund), 2024–2026 dönemi için bütçesinin 1,43 milyar dolar, yani taahhütlerinin yaklaşık %11’i oranında azaldığını açıkladı. Bu kesinti yalnızca rakamlardan ibaret değil: Tedavi döngülerinin yarım kalması, doğrudan “dirençli türlerin” ortaya çıkmasına zemin hazırlıyor. Tamamlanmayan tüberküloz ve sıtma tedavileri, ilaca dayanıklı yeni suşların hızla yayılmasına neden oluyor — bu da tedavi maliyetlerini birkaç kat artırırken, kontrol süreçlerini neredeyse imkânsız hale getiriyor.
Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) tahminlerine göre, dirençli tüberkülozun küresel tedavi maliyetlerini önümüzdeki 15 yılda 3 ila 5 kat artırma potansiyeli var. Bu, 20. yüzyılın sonundaki HIV salgınıyla kıyaslanabilecek bir sağlık krizini gündeme getiriyor.
HIV programları da benzer biçimde risk altında. UNAIDS verileri, son yirmi yıldaki ilerlemenin büyük ölçüde dış finansmana dayandığını gösteriyor. Yardımların kesilmesi milyonlarca yeni enfeksiyon anlamına gelebilir. ABD’nin finansmanı tamamen durdurduğu bir senaryoda, HIV kaynaklı ölümlerin oranı yeniden 2010’ların başındaki seviyelere çıkabilir.
Sistemik risk faktörleri: iklim, göç ve post-Covid borç tuzağı
Küresel sağlık krizini derinleştiren yapısal dinamikler birden fazla boyuta sahip.
İlk olarak, pandemi sonrası borç yükü. IMF’ye göre düşük gelirli ülkelerde kamu borcu 2019’da GSYH’nin %46’sı iken 2024’te %61’e yükseldi. Artan faiz oranları, sağlık, eğitim ve gıda güvenliği için kaynak yaratma kabiliyetini sınırlıyor.
İkinci olarak, iklim krizi. WHO, iklim değişikliğinin 2030–2050 yılları arasında her yıl en az 250 bin ek ölüme yol açacağını öngörüyor. Bu, zaten kırılgan ve dış yardımdan mahrum bırakılmış sağlık sistemlerine doğrudan baskı oluşturuyor.
Üçüncü faktör ise devasa bir göç dalgası. UNHCR verileri, 2024 sonunda 123,2 milyon insanın yerinden edildiğini gösteriyor. Kitlesel göç, tarih boyunca her zaman salgın patlamalarıyla birlikte geldi; bugün ise koruyucu sağlık programlarının çöküşü bu dalgaları tamamen kontrolsüz hale getiriyor.
Demografik etkiler: küresel ölümlülükte yeni rota
Küresel sağlık finansmanındaki kesintiler, yalnızca sağlık göstergelerini değil, demografik dengeleri de kökten değiştiriyor. Düşük gelirli ülkelerde nüfus artışının yönü, tarihsel olarak bebek ölümleriyle ve sağlık hizmetlerine erişimle belirleniyordu. 2000–2020 arasında çocuk ölümlerinin düşmesi, yaşam süresinin uzamasını ve doğurganlığın yavaşlamasını sağlamış, Afrika ve Güney Asya’da “demografik geçiş” süreci başlamıştı.
Ancak 2024 sonrası yaşanan finansman daralması bu süreci tersine çeviriyor. Eğer çocuk ölümleri yeniden artarsa, yoksul ülkelerde nüfus artışı kontrolsüzleşecek ve dünya “demografik tuzak” denilen sarmala girecek: yüksek ölüm – yüksek doğum – kaynak yetersizliği – zayıf sağlık sistemleri döngüsü.
UNICEF ve Dünya Bankası’na göre, bebek ve anne ölümlerinde yalnızca %10–15’lik bir artış bile, 2040 yılına kadar düşük gelirli ülkelerin nüfusunu mevcut projeksiyonlardan 70–90 milyon kişi daha fazla büyütebilir. Bu da, zaten borç batağındaki ülkelerde istihdam, gıda ve altyapı ihtiyacını dramatik biçimde artıracak.
Anne ölümlerindeki artış ise toplumsal yapıyı doğrudan sarsıyor. UNFPA’nın verilerine göre her doğumda hayatını kaybeden kadın, ortalama dört çocuğu eğitim, beslenme ve sağlık açısından “sosyal risk alanına” sürüklüyor. Anne ölümlerinin yükselmesi, insan sermayesinin nitelik olarak zayıfladığı “kayıp kuşakların” ortaya çıkmasına yol açabilir.
Bu demografik baskı, bölgesel güvenlik açısından da alarm verici. SIPRI’nin araştırmaları, hızlı nüfus artışıyla zayıf devlet kapasitesi arasındaki orantısızlığın, iç çatışma olasılığını ciddi biçimde artırdığını ortaya koyuyor.
Ekonomik sonuçlar: dayanıklılıktan durgunluğa
Bu sağlık krizi, uzun vadede küresel büyüme dinamiklerini de köreltecek. Sağlık, beşeri sermayenin temel taşıdır; Dünya Bankası araştırmaları, ortalama yaşam süresindeki her bir yıllık artışın ekonomik büyüme hızını %4 yükselttiğini kanıtlıyor. Bu etki, düşük gelirli ülkelerde daha da güçlü.
Uluslararası fonların çekilmesi, insan sermayesinin gelişimini doğrudan yavaşlatıyor. Aşılama programları geçmişte sıtma gibi hastalıkların ekonomik yükünü azaltmıştı. Örneğin sıtma, endemik ülkelerde GSYH büyümesini yılda ortalama %1,3 düşürüyordu. Programların çökmesi, ekonomik açıdan büyük doğal afetlere eşdeğer kayıplar yaratacak.
Ayrıca yardım eksikliği, ulusal bütçelere yeni bir yük bindiriyor. Borç sarmalındaki ülkeler yüksek faiz oranları nedeniyle sağlık sistemlerini modernize edecek kaynak bulamıyor. Bu da eğitim, altyapı ve gıda güvenliği bütçelerinden kesinti yapılmasına yol açıyor — yani kırılganlık kalıcı hale geliyor.
ILO hesaplamalarına göre, işgücünün yalnızca %5’ini hastalık nedeniyle kaybetmek, düşük gelirli ülkelerde milli geliri %2–3 azaltıyor. Enfeksiyon direncinin arttığı, önleme programlarının çöktüğü bir dünyada bu kayıpların çok daha yüksek olması bekleniyor.
Kısacası, uluslararası sağlık yardımının daralması yalnızca insani bir felaket değil; küresel ölçekte makroekonomik bir sarsıntı.
Küresel sağlık mimarisinin erozyonu
İki on yıl boyunca devletler, uluslararası örgütler, özel sektör ve vakıflar arasında benzersiz bir işbirliği modeli kurulmuştu. ABD HIV ve sıtma fonlamasında liderlik ederken; Avrupa kurumsal reformları destekliyor, WHO ve GAVI koordinasyonu üstleniyor, Bill & Melinda Gates Vakfı gibi kuruluşlar da yenilikçi çözümler geliştiriyordu.
Bugün bu mimarinin temeli — öngörülebilirlik — çökmek üzere. GAVI’nin aşı üretimi sözleşmeleri 5 ila 10 yıllık garantilere dayanıyordu; artık bu garantiler yok. Gates Vakfı’nın uyarısına göre, bu durum küresel aşı piyasasını yeniden parçalayacak ve fiyatları 10 ila 30 kat artıracak.
WHO, GAVI ve UNICEF artık uzun vadeli planlama yapamıyor. Dahası, G7 ve G20’nin 2021–2022 döneminde tartıştığı “pandemi hazırlık anlaşmaları” hiçbir zaman kurumsallaşmadı. Sonuç, 1990’larda başarısızlığı kanıtlanmış o dağınık modele geri dönüş.
Bölgesel etkiler: Afrika risklerin merkez üssü
En kırılgan ülkelerin büyük bölümü Afrika’da bulunuyor; iklim, demografi ve kurumsal zayıflığın birleşimi kıta genelinde adeta bir “salgın hızlandırıcısı” oluşturuyor. WHO verilerine göre sıtma ölümlerinin %90’ından fazlası Afrika’da yaşanıyor. Yardım kesintileri, bu oranı doğrudan yukarı çekiyor.
Kamerun’da sıtmadan ölüm oranı 2020’de 1519 vakadan 2024’te 653’e kadar düşmüştü; ancak 2025 sonunda yeniden yükselişe geçti. Aşılama programlarının askıya alındığı Nijer, Çad ve Mozambik gibi ülkelerde ise kızamık, difteri ve kolera salgınları yeniden patlak verdi.
UNHCR’nin verileri, yalnızca Afrika kıtasında 44 milyondan fazla mülteci ve yerinden edilmiş insan bulunduğunu gösteriyor. Bu nüfus yoğunluğu, kalıcı bir “epidemiyolojik kırılganlık kuşağı” oluşturuyor — ve bu kuşak, dış destek olmadan istikrara kavuşamaz.
Jeopolitik bağlam: büyük güçler arasında yeni rekabet
Batı çekilirken, Asya sahneye çıkıyor
Batılı donörlerin küresel sağlık finansmanından geri çekildiği bu dönemde, Çin, Hindistan ve Türkiye gibi “yükselen aktörler” sahnede daha görünür hale geliyor. Ancak bu ülkelerin çabaları henüz nicelik olarak Batı’nın bıraktığı boşluğu dolduracak düzeyde değil.
Çin, Afrika’da sağlık altyapısına yönelik yatırımlarını hızla artırdı. Tanzanya, Etiyopya ve Zambiya’da hastane inşaatlarını finanse etti, tıbbi ekipman gönderdi. Çin Ticaret Bakanlığı verilerine göre, Pekin’in yıllık sağlık yardımı 1,5 milyar dolar civarında. Ancak bu yardımın ağırlığı altyapıya dayanıyor; aşı programları, ilaç tedariki veya uzun vadeli salgın önleme mekanizmalarını ikame edecek nitelikte değil.
Hindistan ise küresel ilaç ve aşı üretiminde giderek kritik bir rol üstleniyor, ancak ihracatı büyük ölçüde ticari pazar odaklı. Türkiye, TİKA üzerinden insani sağlık yardımlarını genişletiyor; fakat hacim olarak Batı’daki büyük kesintilerin oluşturduğu boşluğu doldurması mümkün görünmüyor.
Böylece ortaya çıkan tablo net: Geleneksel donörler geri çekilirken, yeni aktörler bu yükü devralacak kapasiteden yoksun. Ortaya çıkan bu jeopolitik boşluk, küresel sağlık sisteminde öngörülebilirliği ve dayanıklılığı zayıflatıyor.
Senaryolar: 2025–2035 ufku
1. İvme kaybı (inerci senaryo)
Finansman azalmaya devam eder, uluslararası koordinasyon mekanizmaları reform görmez. Bu durumda 2030’a kadar küresel yardım düzeyi 36 milyar dolara kadar düşebilir. HIV ve sıtma kaynaklı ölümler 6–7 milyon artar, tüberküloz direnç oranı tırmanır. Demografik baskı büyür, göç akışları yoğunlaşır.
2. Kısmi istikrar senaryosu
Bazı fonlar özel vakıflar ve Avrupa içindeki ülkelerce kısmen telafi edilir. Riskler sınırlı ölçüde azalır, fakat aşılama sisteminin toparlanması mümkün olmaz. Temel programlar sürer, ancak kapsama alanı daralır. Yerel salgınlar dönemsel hale gelir.
3. Kurumsal yeniden yapılanma senaryosu
Batılı ülkeler ve uluslararası kuruluşlar, tıpkı iklim fonlarında olduğu gibi zorunlu finansman mekanizmaları kurar. Uzun vadeli tedarik sistemleri yeniden işler hale gelir; bölgesel üretim merkezleriyle entegre bir yapı oluşur. Ancak istikrarın sağlanması ancak 2030’ların ortasında mümkün olur.
Mevcut eğilimler ışığında, en olası tablo “inerci senaryo”dur — yani süregelen gerilemenin kurumsallaştığı bir dönem.
Küresel güvenlik ve uluslararası mimari açısından stratejik etkiler
Küresel sağlık sisteminin çözülmesi, sadece insani bir mesele değil; uluslararası güvenliğin dokusunu doğrudan etkileyen bir süreç. Dış finansmanın azalması, salgın riski, demografik baskı ve ekonomik istikrarsızlığın birbirini tetiklediği bir döngü yaratıyor.
Makro ölçekte, bu durum yeni gerginlik bölgeleri doğuruyor. Yüksek nüfus yoğunluğu, zayıf altyapı ve iklim değişikliğiyle karşı karşıya olan bölgeler, salgınların yayılma merkezine dönüşüyor. Bu da uluslararası izleme ve müdahale sistemlerinin kapasitesini aşıyor. Zayıf kurumlar iç çatışma riskini artırırken, çöküşe yaklaşan sağlık sistemleri sınır ötesi bulaşmaları hızlandırıyor.
Mezo düzeyde, devletler arası ilişkilerde işbirliği doğası değişiyor. Ortak fonlama mekanizmaları yönetilebilirliğini kaybediyor. Ulusal bütçelerin öncelik kazanmasıyla birlikte, WHO ve benzeri kurumlar “asgari finansman rejimi”ne geçmek zorunda kalıyor — bu da uzun vadeli reform kapasitesini ciddi biçimde sınırlıyor.
Mikro düzeyde ise güven erozyonu baş gösteriyor. En kırılgan topluluklar, temel sağlık hizmetlerine erişemeyince devlete duydukları inancı kaybediyor. Bu boşluk çoğu zaman dini veya kriminal yapılara alan açıyor.
Böylece küresel sistem yeni bir kırılganlık mantığına sürükleniyor. 2020’lere kadar sağlık, uluslararası dayanışmanın ayakta kalabildiği birkaç alandan biriydi. COVID-19 pandemisi bu dengeyi sarstı; 2024–2025 dönemindeki bütçe kısıtlamaları ise bu kırılmayı kalıcı hale getirdi.
Uluslararası hukuk çerçevesi ve reform potansiyeli
Küresel sağlık finansmanı, hukuki olarak da boşluklu bir zemine dayanıyor. Mevcut belgeler — Uluslararası Sağlık Tüzüğü (IHR), Dünya Sağlık Asamblesi kararları, BM Genel Kurulu’nun ilgili kararları — ülkelerin salgınlara hazırlık kapasitesini artırmayı hedeflese de, finansman yükümlülüğü getirmiyor.
Bu yapısal zafiyet, devletlerin desteği kesmesini hukuken ihlal saymıyor. İklim anlaşmalarında olduğu gibi, bağlayıcı taahhütleri izleme ve değerlendirme mekanizmaları bulunmadığından, ülkeler yardımı kısarken hiçbir yaptırımla karşılaşmıyor.
Bağımsız Pandemiye Hazırlık ve Müdahale Paneli’nin (IPPR) raporu, küresel sağlık sisteminin “iklim mimarisine benzer” biçimde reforme edilmesi gerektiğini vurgulamıştı. Ancak bu öneriler hayata geçmedi; dünya, yeni bir finansman çerçevesi olmaksızın daralma dönemine girdi.
Olası reform hatları
– Pandemilerle mücadele için zorunlu katkı paylarına dayalı uluslararası bir fon oluşturulması
– Aşı üretimi için bölgesel merkezlerin kurulması
– WHO’nun, ülkelerin taahhütlerini denetleme yetkisinin genişletilmesi
– Uzun vadeli aşı alımlarını hukuken bağlayıcı hale getiren uluslararası anlaşmalar
Bu adımlar, G20 ülkeleri arasında geniş bir uzlaşmayı gerektiriyor. Ancak mevcut siyasi parçalanma ortamında bu tür bir konsensüs uzak bir hedef olarak kalıyor.
Özel vakıfların rolünün yeniden tanımlanması
Bağış değil, denge unsuru
Bill & Melinda Gates Vakfı başta olmak üzere özel fonlar, küresel sağlık sisteminin son yirmi yıldaki başarısında belirleyici rol oynadı. Ancak bugün yaşanan finansman daralmasında, onların katkısı da doğal sınırlarına ulaşmış durumda. Milyarlarca dolarlık kaynaklar dahi devletlerin geri çekilmesinin yarattığı devasa açığı kapatamıyor.
Gates Vakfı, yoksul ülkelerdeki aşılama programlarına 1,6 milyar dolar tahsis etti; ancak kurumun kendisi de açık biçimde uyarıyor: Uluslararası taahhütler olmadan GAVI ve UNICEF mevcut kapasitesinde faaliyet gösteremez.
Özel bağışlar yenilik ve esneklik açısından etkili araçlar olabilir, fakat uzun vadeli planlamanın belkemiği olan “öngörülebilir finansman döngüsünü” yaratamazlar.
Dolayısıyla özel fonların önemi giderek artsa da, bu katkıların devletlerin sorumluluğuna alternatif değil, onu tamamlayan bir unsur olarak değerlendirilmesi gerekiyor.
Sonuç: yapısal riskin geri dönüşü
Küresel sağlık yardımındaki kesintiler, uluslararası düzenin doğasını değiştiriyor. Yirmi yıl boyunca dünya, kolektif eylem sayesinde ölüm oranlarını düşürmeyi, sağlık sistemlerini güçlendirmeyi ve büyük salgınları önlemeyi başardı. Ancak bu mimarinin temelleri, siyasi dalgalanmalara ve ekonomik krizlere karşı kırılgan çıktı.
Bugün dünya, son çeyrek yüzyılın en derin sağlık krizlerinden birini yaşıyor. 2021’e kıyasla neredeyse yarı yarıya azalan fonlar, küresel istikrarın parametrelerini kökten değiştiriyor. 2000–2010’larda elde edilen kazanımlar tehlikede; ve bu gerilemenin etkisi yalnızca sağlıkla sınırlı kalmayacak — demografi, ekonomi ve güvenlik alanlarına da yayılacak.
Bu kriz, parçalı çözümlerle yönetilemez. Gereken, sistemin yeniden tasarlanması: uluslararası kurumların reformu, zorunlu finansman mekanizmalarının kurulması ve sağlıkla iklim, göç ve kalkınma politikaları arasındaki bağların güçlendirilmesi. Aksi halde insanlık, yeniden kitlesel ölümlerle, salgın dalgalarıyla ve kronik istikrarsızlıkla karşı karşıya kalacak.
Stratejik öneriler
– Zorunlu katkıların kurumsallaştırılması. Pandemi hazırlığı için devletlerin hukuken bağlayıcı yükümlülük altına girdiği bir uluslararası fon oluşturulmalı; bu fon, uzun vadeli ve öngörülebilir finansman sağlamalı.
– Aşı tedarik mimarisinin reformu. Bölgesel üretim merkezleri güçlendirilmeli, garantili talebe dayalı uzun vadeli sözleşmelerle fiyatlar düşürülüp arz istikrarı sağlanmalı.
– İklim ve sağlık gündeminin entegrasyonu. İklim kaynaklı sağlık risklerine karşı özel bir destek mekanizması kurularak, en kırılgan ülkelerin bütçe baskısı hafifletilmeli.
– Yoksul ülkelerin mali rehabilitasyonu. IMF ve Dünya Bankası’nın borç yeniden yapılandırma programlarına, sağlık yatırımlarını koruyacak özel kriterler dahil edilmeli.
– Krizlere esnek finansman. Uluslararası kuruluşların, salgın patlamalarına hızlı müdahale edebileceği yedek fonlara erişimi sağlanmalı.
– Anne ve çocuk sağlığı programlarının güçlendirilmesi. Neonatal ve doğum hizmetleri, düşük maliyetle en yüksek etkiyi sağlayan alan olarak önceliklendirilmeli.
– Erken uyarı ve izleme kapasitesinin artırılması. Epidemiyolojik gözetim sistemlerinin dijitalleştirilmesi ve bölgesel koordinasyon ağlarının modernize edilmesi, salgınların erken tespitini kolaylaştırmalı.
– Dirençle mücadelede sürdürülebilir finansman. Yeni antibiyotik geliştirme ve akılcı ilaç kullanımı programları, küresel finansman öncelikleri arasına alınmalı.
– Bölgesel sağlık koordinasyonunun güçlendirilmesi. Afrika Birliği, ASEAN ve benzeri örgütler, hızlı müdahale ve koordinasyon kapasitesine sahip bölgesel merkezler kurmalı.
– Bilimsel araştırma ve inovasyona destek. Hızlı teşhis teknolojileri ve evrensel aşı platformları için Ar-Ge yatırımları artırılmalı; bu, salgınlarla mücadelede stratejik bağımsızlığın anahtarı olacaktır.