ABD uçak gemisi USS Gerald R. Ford, Karayip Denizi’nin sakin sularını yararak ilerliyor. Ardında kusursuz bir iz bırakıyor; önünde ise destroyerler ve fırkateynler sıralı bir koridor oluşturmuş durumda. Gökyüzünde B-52 bombardıman uçakları Venezuela kıyılarına sadece otuz kilometre mesafede devriye uçuşları yapıyor. ABD, Başkan Donald Trump’ın doğrudan komutasında, deniz kuvvetlerinin neredeyse onda birini bu bölgeye yığmış durumda. Operasyonun adı bile belirlenmiş: “Güney Mızrağı”.
Washington’un resmi açıklaması açık: Trump ve Savunma Bakanı Pete Hegseth’e göre operasyon “terör örgütleri ve uyuşturucu kartellerine” karşı yürütülüyor. Ancak hem Caracas hem bölge başkentleri hem de uluslararası gözlemciler için tablo farklı: Bu, yıllardır süren baskı kampanyasının yeni bir evresi. Hedef aynı — Nicolas Maduro’yu devirmek. Çünkü yaptırımlar, diplomatik izolasyon ve dış destekli darbe girişimleri sonuç vermedi.
Caracas’taki Miraflores Sarayı’nda, Maduro uzaktan bu stratejik satranç oyununu izliyor. Beyaz Saray’daki rakipleri için o “öngörülemez bir otokrat” ve “uyuşturucu trafiğiyle bağlantılı bir figür.” Fakat Moskova’dan Pekin’e, Tahran’dan Havana’ya uzanan müttefikleri için Maduro bambaşka biri: dış baskılara rağmen sistemini ayakta tutmuş bir “hayatta kalma ustası.” İçerideki Çavista çekirdek içinse hâlâ “komandante’nin son muhafızı.”
Aslında bu karşıtlık — bir yanda eski bir otobüs şoförü, diğer yanda insanlık tarihinin en büyük savaş gemisi — Maduro’nun tüm siyasi biyografisini özetliyor. O, küresel dengelerin sarsıldığı bir dönemde, eski imparatorlukların sadece güçle değil, dayanıklılıkla da ölçüldüğü bir çağda iktidara geldi. Chavez’in ardında bıraktığı devrimci mirası devraldığında Venezuela zaten ekonomik abluka altındaydı. Chavez onu “son savunma hattı” olarak ilan etmişti.
Yoksulluğun içinden gelen adam
Amerikan medyası Maduro’yu hep “otobüs şoförü” olarak anlatmayı sever. Bu tanım hem karşıtları hem destekçileri için kullanışlıdır: biri için eğitimsiz bir popülist, diğeri için halkın içinden çıkan bir lider. Oysa hayat hikayesi bu klişenin çok ötesindedir.
23 Kasım 1962’de Caracas’ın işçi mahallesi El Valle’de doğdu. Askeri okullardan çıkmış Chavez kuşağından değil, entelektüel sol çevrelerin de parçası değildi. Onun politik bilinci 1970’lerin petrol patlaması yıllarında, derin toplumsal eşitsizliklerin ortasında şekillendi. Zenginlik küçük bir kesimin elinde toplanırken, çoğunluk sefalet içinde yaşıyordu.
Maduro’nun ailesi tipik yoksul sınıfın biraz üzerindeydi. Babası sendika aktivistiydi, annesi öğretmendi. Bu ortamda hem siyasal farkındalık hem eğitime saygı doğal olarak gelişti. Ancak elit çevrelere erişimi yoktu. Ortaokul yıllarında sıradan bir öğrenciydi ama genç yaşta sola yöneldi. Maoist eğilimli “Sosyalist Lig”e katıldı, aynı zamanda “Enigma” adlı bir rock grubunda gitar çaldı. Bu ikili — siyaset ve kültür — onun hayatı boyunca birbirine eşlik etti.
Üniversiteyi bitirmedi. Onun üniversitesi sokaktı. 1980’lerde Caracas metrosunda şoförlük yaparken işçi sınıfının gerçek dünyasını tanıdı: düşük maaşlar, uzun vardiyalar, devletin umursamazlığı. Bu dönemde dinlemeyi, öfkeyi yatıştırmayı, müzakere etmeyi öğrendi. Yıllar sonra bu beceriler, krizleri yönetme biçiminin temelini oluşturacaktı.
Sendika hareketi SITRAME içinde yükselirken kendi taban ağını kurdu. Bu ağ, esnek ve güvene dayalı ilişkiler üzerine inşa edilmişti. Bu bağlantılar aracılığıyla, ordu içinde “devrim” planlayan genç subaylarla tanıştı. Onların lideri Hugo Chavez’di.
Otobüs şoförü ile subay: devrim ve hapishane
1992 Şubat’ında Chavez’in darbe girişimi başarısız oldu. “Por ahora” — “şimdilik” — sözüyle tarihe geçen Chavez hapse atıldı ama fikri ölmedi. Yari hapishanesinde başlayan diyaloglar, Bolivarcı elitin doğuş anı olarak görülür. Maduro, Chavez’le görüşmesine izin verilen az sayıdaki sivilden biriydi. İçerikte neler konuşulduğu bilinmiyor ama o dönemin tanıkları, Chavez’in sivil kanadı oluşturmaya bu dönemde başladığını ve Maduro’nun köprü rolü oynadığını anlatır.
Maduro, komandantenin mesajlarını dışarıya taşıyan gayriresmî bir kurye gibiydi. O sırada Chavez’in avukatı olan Cilia Flores’le tanıştı — gelecekteki eşi ve rejimin stratejik aklı. Bu birliktelik, daha sonra Bolivarcı yönetimin sivil çekirdeğini oluşturdu.
2000’de Ulusal Meclis’e seçildi, ardından Meclis başkanlığına kadar yükseldi. Evliliğiyle birlikte Chavez ekibiyle bağlarını güçlendirdi. Onu diğerlerinden ayıran şey, ordu, parti, devlet ve halk hareketleri arasında kurduğu dengeydi. Karizmatik bir hatip değildi ama sistemin dokusuna ustaca yerleşmişti.
Dışişleri bakanı: devrimci diplomasi
Ağustos 2006’da Chavez onu dışişleri bakanı yaptı. O dönem Bolivarcı devrimin en güçlü zamanlarıydı: petrol gelirleri yüksekti, sosyal programlar hızla genişliyordu, Chavez ABD’ye meydan okuyordu. Maduro bu dönemde anti-Amerikan eksenin mimarlarından biri haline geldi. Küba’yla ittifakı derinleştirdi, ALBA’yı kurarak ABD merkezli pan-Amerikan yapıya alternatif oluşturdu. Petrocaribe programı sayesinde Karayip ülkelerine indirimli petrol satarak siyasi bir nüfuz ağı yarattı.
Aynı anda İran, Rusya ve Çin’le enerji, savunma ve altyapı alanlarında anlaşmalar imzaladı. Bu, Venezuela’nın uluslararası dayanıklılığını artırdı. Maduro dünya sahnesinde “küresel Güney’in sesi” olarak konuşuyordu. Irak ve Afganistan savaşlarını, İsrail’in Filistin politikalarını sert biçimde eleştiriyordu. 2009’da Gazze saldırısı sonrası İsrail’le diplomatik ilişkileri kesti. Ardından Filistin devletini tanıdı. Bu sadece sembolik bir jest değil, dış politikanın devrimci çizgiye oturduğunun ilanıydı.
2006–2012 arası dönem, Maduro’nun Washington’la çatışmasının entelektüel temelini oluşturdu. O sadece diplomasi yürütmedi, devrimci ideolojiyi diplomasiye dönüştürdü. Ona göre emperyalizm bir slogan değil, sistemdi: ekonomik sömürü, IMF politikaları, askeri üsler, sermaye akışının kontrolü, enerji piyasalarının manipülasyonu. Ve bu sisteme direnmek, bir tercih değil, hayatta kalma zorunluluğuydu.
Bu düşünce, onu Chavez sonrası dönemin doğal mirasçısı yaptı — çünkü Maduro artık yalnızca bir siyasetçi değil, ideolojik bir hattın sürekliliğiydi.
Askeri devrimin sivil mirasçısı
Aralık 2012’de, hastalığı nedeniyle zayıf düşen Hugo Chavez, Küba’ya tedavi için gitmeden önce televizyondan halka seslendi. Bu, onun son konuşmasıydı. O konuşmada, açıkça halefini işaret etti ve “Eğer ben dönemem, Nicolas Maduro’yu destekleyin” dedi. Bu cümleyle, yıllardır süren iktidar mücadelesini bitiriyor, devrimin liderliğini sivillere devrediyor, en güçlü askerî figürlerden — özellikle Diosdado Cabello’dan — bayrağı alıp Maduro’ya veriyordu.
Chavez’in Mart 2013’te ölümünün hemen ardından Maduro, anayasal olarak geçici devlet başkanı oldu. Nisan’daki seçimlerde çok küçük bir farkla kazandı. Muhalefet sonucu tanımadı, yeniden sayım istedi, ama Yüksek Mahkeme Maduro’nun zaferini onayladı. Böylece Maduro, Chavez’in doğrudan vasiyetiyle gelen siyasi meşruiyetin gücüyle iktidara oturdu.
O da çok iyi biliyordu ki, Chavez’in karizması yoktu. Ekrandaki hali daha soğuk, hitabeti daha teknikti. Ama gücünü başka yerden alıyordu: elinde devasa bir parti makinesi, sadakatle örülmüş bir askerî ağ, anayasa ile kurumsallaşmış bir devrimci sistem vardı. En önemlisi, kendini “devrimin muhafızı” olarak görüyordu. Bu devrim, onun anlayışında, ekonomik çöküş veya dış baskı ne olursa olsun geri dönülemez olmalıydı. Bunun bedeli ise ağırdı.
Ekonomik çöküş ve sosyal girdap
Chavez’in ölümünden sonra, yıllardır ötelenen ekonomik kriz bir anda yüzeye çıktı. Venezuela ekonomisi neredeyse tamamen PDVSA’nın petrol gelirlerine bağlıydı ve küresel petrol fiyatlarının sert düşüşü yıkıcı oldu. Ama sadece dış etkenler değildi; yanlış para politikası, yolsuzluk, üretimin çöküşü ve piyasadaki keyfî denetim, krizi sistemik hale getirdi.
2014–2021 arasında ekonomi neredeyse yüzde 75 küçüldü — modern tarihin en derin barış dönemi krizlerinden biri. Enflasyon hiperenflasyona dönüştü; 2018–2019’da oranlar astronomik seviyelere ulaştı. Ancak kısmi dolarizasyon ve sabit kurdan vazgeçilmesi ekonomiyi biraz dengeledi. Halk içinse tablo bir felaketti: maaşlar eridi, ilaçlar kayboldu, elektrik altyapısı çöktü, ve dünyanın en büyük petrol rezervine sahip ülkede insanlar benzin kuyruğuna girdi.
Washington merkezli bir araştırma kuruluşuna göre sadece 2017–2018 yıllarında uygulanan yaptırımlar dolaylı olarak yaklaşık 40 bin kişinin ölümüne neden olmuş olabilir. Caracas yönetimi bu veriyi “maksimum baskı” politikasının insanî sonuçlarının kanıtı olarak sıkça dile getirdi.
İdeolojik sadakat ve kitlesel göç
Maduro, Chavez’in anti-emperyalist mirasını sürdürmeyi kendi ideolojik borcu olarak gördü. ABD ile çatışma, rejimin siyasi iskeletine dönüştü. Washington yönetimi onu otoriterlik, yolsuzluk ve uyuşturucu kartelleriyle ilişkilerle suçladı; petrol sektörü, finans kurumları ve üst düzey yetkililere sert yaptırımlar getirdi.
Maduro bu suçlamaları reddediyor. Venezuela’nın işleyen kurumlara, anayasaya ve düzenli seçimlere sahip olduğunu söylüyor. Ona göre “demokrasi” ve “insan hakları” söylemleri, ABD’nin ekonomik ablukasını meşrulaştırmak için kullandığı ideolojik bir araç. Uyuşturucu ticareti iddialarını da “rejim değişikliğini gerekçelendirmek için ABD Adalet Bakanlığı’nın ürettiği politik kurgu” olarak niteliyor. “Venezuela kokain üretmez,” diyor, “ama Kolombiya, Peru ve Bolivya üretir.”
Daha sonra bazı ABD kurumlarının iç raporları da bu suçlamaların çoğunun zayıf delillere dayandığını doğruladı. Ama jeopolitik hesaplar, gerçeğin önüne geçti. Politik gerekçe bulunduktan sonra baskı mekanizması çalışmaya devam etti.
İşin ironik yanı, ABD’nin kendi verilerine göre ülkeye giren kokainin yaklaşık yüzde 74’ü Karayipler’den değil, Pasifik üzerinden geliyor. Yani Venezuela ana rota bile değil. Ama bu teknik detaylar, siyasetin hızına yetişemedi.
Yaptırımlar aşamalı geldi: 2015’te bireysel cezalar, 2017’de tahvil piyasasına kısıtlamalar, 2019’da PDVSA’nın varlıklarının dondurulması ve devlet hesaplarının milyarlarca dolarlık bloke edilmesi. Aynı süreçte Maduro rejimi de iç baskıyı artırdı. 2014 ve 2017 protestoları onlarca ölüyle bastırıldı. Uluslararası örgütler keyfi tutuklamalar ve işkenceleri belgelendirdi. Uluslararası Ceza Mahkemesi, “insanlığa karşı suç” iddialarını incelemeye aldı.
Göç eden milyonlar
Maduro dönemi, Venezuela tarihinin en büyük kitlesel göçüne sahne oldu. Birleşmiş Milletler verilerine göre yaklaşık 7,9 milyon Venezuelalı ülkeyi terk etti — bu, 21. yüzyılın en büyük göç krizlerinden biri. Çoğu Kolombiya, Peru, Ekvador ve Brezilya’ya, bir kısmı ABD ve Avrupa’ya gitti.
Muhalefet için bu, sessiz bir referandumdu: Eğer devrim yoksullar için yapılmışsa, neden halkın üçte biri ülkeyi terk etti? Maduro yanlıları ise bu durumu farklı yorumluyor: “Göç, rejimin değil, ablukaların sonucudur. Ekonomiyi çökerten dış müdahaledir.”
2021’de BM’nin özel raportörü Alena Douhan, ABD ve AB yaptırımlarının insani durumu ağırlaştırdığını açıkça söyledi. Gıda, ilaç, ekipman ve temel sosyal hizmetlere erişim ciddi biçimde azalmıştı. Özellikle kadınlar ve yoksullar, bu baskıdan en çok etkilenen kesimlerdi.
Ancak IMF ve Dünya Bankası farklı bir teşhis koydu: Onlara göre krizin kökeni dışarıda değil, içerideydi — yolsuzluk, kurumsal çöküş, plansız ekonomi yönetimi. Yaptırımlar sadece süreci hızlandırmıştı.
İki gerçeklik, tek ülke
Maduro’nun söyleminde Venezuela, sürekli olarak Küba ile kıyaslanır: “ekonomik ve finansal abluka altında bir ülke.” “Tek taraflı zorlayıcı tedbirler” ifadesini sık sık kullanır. Bu, küresel Güney’deki birçok ülkenin sempatisini kazandırdı. O ülkeler için yaptırımlar, insan haklarını değil, neoliberal hâkimiyeti koruyan araçlardı.
Ama ülkenin iç manzarası çelişkilerle dolu. Caracas’ın alışveriş merkezlerinde her şey dolar üzerinden satılıyor, birkaç sokak ötede insanlar yardım paketleri bekliyor. Zengin yeni elitler ile karneyle yaşayan yoksullar arasındaki uçurum her geçen gün büyüyor. Yaptırımların etkisi büyük ama sistemin çöküşü yalnızca onlarla açıklanamaz.
Darbeye dayanıklı sistem
23 Ocak 2019 sabahı Venezuela tarihine geçti. 35 yaşındaki genç milletvekili Juan Guaidó, Caracas merkezinde elini kaldırarak kendini “geçici devlet başkanı” ilan etti. Kalabalığın arasında Venezuela ve Vatikan bayrakları dalgalanıyordu. ABD’nin tanıması o kadar hızlı geldi ki, birçok Venezuelalı onu ilk kez televizyonda “başkan” olarak tanıdı.
Guaidó’nun yükselişi, “Halkın İradesi” adlı partinin içinden doğdu. Bu parti, demokratik geçişin dış baskı ve yaptırımlarla mümkün olacağına inanıyordu. Guaidó’nun Ulusal Meclis başkanı olarak atanması, anayasanın “başkanlık makamının boşalması” maddesini devreye soktu ve ona hukuki dayanak sağladı.
Batılı başkentler için bu, Venezuela’yı işgalsiz dönüştürmenin fırsatıydı. Washington ve Avrupa Guaidó’yu tanıdı. Trump yönetimi onu, Caracas üzerindeki baskı stratejisinin sembolüne dönüştürdü.
Ama içeride dengeler bambaşkaydı. Guaidó yüzbinleri sokağa döktü, ama ordu Maduro’nun yanında kaldı. Subaylara yapılan çağrılar, birkaç firar, birkaç isyan denemesi... hiçbirinin gücü yetmedi. Devrimci yapı, Chavez’in yıllar içinde kurduğu sadakat sistemine dayanıyordu.
Zamanla muhalefetin morali çöktü. Guaidó’nun çevresinde yolsuzluk skandalları patladı, dondurulan fonların kötüye kullanıldığı iddiaları yayıldı. Destekçileri bile onu “dış güçlere fazla bel bağlamakla” eleştirdi.
Sonuçta Guaidó’nun hikayesi, dış destekli rejim değişikliği senaryolarının sınırlarını gösterdi. Bolivarcı sistem, beklenenden çok daha dayanıklı çıktı. Guaidó ülkeyi terk etti, sürgündeki muhalifler arasında eridi. Maduro yanlıları içinse bu, ABD’nin stratejik iflasının ve “içsel temeli olmayan muhalefetin” en açık kanıtıydı.
Maduro neden ayakta kaldı?
Juan Guaidó elini kaldırıp “geçici devlet başkanı” ilan ettiğinde, hem Washington’da hem Caracas’ta çoğu kişi Maduro rejiminin sonunun geldiğini düşündü. Ancak o günlerde Venezuela devleti, on yılı aşkın süredir, hem “yumuşak” hem “sert” darbe girişimlerine karşı çok katmanlı bir savunma sistemi inşa etmişti.
Bu yapının kalbinde ordu vardı. Chavez döneminden itibaren askerî yapı, kritik pozisyonlara en sadık subayların yerleşeceği şekilde yeniden düzenlenmişti. Generaller sadece maaş değil, devlet kaynaklarına erişim hakkı da kazanmıştı: bakanlıklar, limanlar, kamu şirketleri, hatta altın madenciliği ve yakıt dağıtımı gibi kârlı sektörler. Böylece ideolojik değil, çıkar birliğiyle bağlı bir askerî-ekonomik elit doğdu. Rejimin devamı, onlar için sadece siyasal değil, kişisel bir hayatta kalma meselesine dönüştü.
Dış baskılar arttıkça Maduro bu bağı daha da derinleştirdi. İdeolojik sadakat uzun sürmeyebilirdi, ama ekonomik bağımlılık kalıcıydı. Otoriter sistemlerin klasik mantığı işliyordu: sadakat satın alınır, sonra karşılıklı zorunluluğa dönüşür.
2019’a gelindiğinde, Guaidó’nun meydandaki görüntüsünü izleyen her general aynı soruyu sordu: “İktidar değişirse, ben ne kaybederim?” Cevap açıktı — ayrıcalıklar, statü ve belki de uluslararası yargı riski. Çoğu “hayır” dedi. Üstelik Caracas’ın iki kilit müttefiki Moskova ve Havana’dan gelen sinyaller de netti: dış müdahale yoluyla hızlı bir darbe mümkün değildi.
Maduro bu süreçte ordunun ekonomik gücünü daha da genişletti. Dış ticaret, lojistik, altın üretimi ve gayriresmî birçok sektör doğrudan askerlerin kontrolüne geçti. Eleştirmenler bu durumu “Güneş Karteli”nin — Washington’un deyimiyle uyuşturucu ve kara para ağının — doğuşu olarak nitelendirdi. ABD bu anlatıyı özellikle güçlendirdi.
2020’de Washington, Maduro’nun yakalanmasına yardım edecek bilgi için 15 milyon dolar ödül koydu. 10 Ocak 2025’te bu rakam 25 milyona, 7 Ağustos’ta ise 50 milyona çıkarıldı. ABD Hazine Bakanlığı o gün “Güneş Karteli”ni uluslararası terör örgütü ilan etti — başında bizzat Maduro’nun bulunduğunu öne sürerek.
Bu yaptırımlar ülkenin ekonomik omurgasını çökertti, kurumları zayıflattı, toplumu yordu. Fakat Maduro’ya güçlü bir siyasi anlatı kazandırdı: “ekonomik felaket” artık sadece dış ablukayla açıklanabiliyordu, kötü yönetimle değil. Çekirdek taban için bu, ikna edici bir hikâyeydi.
Ancak bu modelin ağır bir bedeli vardı. Güç paylaşımı, yolsuzluğu meşrulaştırdı. “Derin devlet” oluştu: sivil kurumların yerini generaller ve çıkar ağları aldı. PDVSA çöktü, yönetim kalitesi eridi. Fakat yeni elit için rejimin çöküşü sadece iktidar değil, özgürlük kaybı anlamına geliyordu. Bu da onların rejimi koruma motivasyonunu artırdı.
Washington bu kez sadece Maduro’yu değil, bölgedeki tüm aktörleri hedefe aldı. Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro’nun adı bile ABD’nin “Clinton Listesi”ne girdi. Bu olay, ABD’nin finansal baskı araçlarını Latin Amerika’da ne kadar geniş kullanabildiğini gösterdi.
Maduro’nun savunma sistemi sadece ordudan ibaret değildi. “Halk savunma milisleri” adı altında sivil bir paramiliter ağ kurdu. Bu milisler, her dış tehditte sokaklara çıkacak biçimde organize edildi. Ağustos 2025’te Maduro, “4,5 milyon savaşçı”yı seferber etmeye hazır olduklarını açıkladı. Bu yapılar ideolojik olduğu kadar sosyal programlara da dayanıyordu — Chavez döneminde başlatılan konut projeleri, gıda dağıtımı, sağlık yardımları gibi.
Latin Amerika’da bu tür programlar her zaman sadakat üretir: siyasi değil, gündelik hayata dokunan bir sadakat. Maduro bunu çok iyi biliyordu.
2024 seçimleri ve küresel kırılma anı
28 Temmuz 2024’te Venezuelalılar sandık başına gitti. Bu seçim, devrimin kaderi hakkında bir referandum gibiydi: Maduro kazanırsa üçüncü dönem onaylanacak, kaybederse ülke belirsizlik dönemine girecekti.
Uzun süre bölünmüş kalan muhalefet, bu kez Edmundo González’in etrafında birleşti. Karizmatik muhalif Maria Corina Machado’nun yarıştan diskalifiye edilmesi bunda etkili oldu. Machado daha sonra Nobel Barış Ödülü’nü aldı ve onu Donald Trump’a adadı.
Seçimden sonra resmi sonuçlar Maduro’nun zaferini ilan etti. Muhalefet paralel sayımlar yayımlayarak “büyük çaplı hile” iddiasında bulundu ve uluslararası soruşturma istedi. ABD, Avrupa’nın birkaç başkenti ve bazı Latin Amerika hükümetleri sonuçları tanımadı. Buna karşın Küba, Nikaragua, İran, Rusya ve Çin hemen kutlama mesajı yolladı. Onlar için bu, sadece bir ülkenin iç meselesi değil, küresel kamplaşmanın yeni perdesiydi.
Bölgesel güçlerin tavrı ise daha temkinliydi. Brezilya, Meksika ve Kolombiya sükûnet çağrısı yaptı, sandık tutanaklarının açıklanmasını istedi. Ama en dikkat çekici çıkışı Lula da Silva yaptı. Kazan’daki BRICS zirvesinde “Venezuela’nın seçimlerinin şeffaflığı konusunda ciddi soru işaretleri var, bu yüzden üyeliğini desteklemiyoruz” dedi. Caracas için bu, dost ülkelerden bile sınırsız destek beklemenin artık mümkün olmadığının göstergesiydi.
Yeni meşruiyet, kırılgan zemin
Maduro, resmî olarak yeni bir dönem kazandı, ama meşruiyeti hiç bu kadar zayıf olmamıştı. Krizden çıkış yolları aramak yerine, diplomatik tecritle cevap verdi: on bölge ülkesiyle ilişkileri kesti. Sonuç ironikti — ABD ve Avrupa baskı uygulamadan önce bile Venezuela, coğrafi olarak kendi bölgesinde yalnızlaştı.
2024–2025 konuşmalarında Maduro, “faşizm” kavramını sıkça kullanmaya başladı. Arjantin’de Javier Milei’nin iktidara gelişini “yeni bir faşistin yükselişi” diye tanımladı. Venezuela muhalefetini de “Washington’dan Madrid’e, oradan Buenos Aires’e uzanan faşist eksenin parçası” olmakla suçladı.
Muhalifler ise aynı dili tersine çevirdi: onlar için Maduro, “popülist otoriterliğin” sembolüydü — sosyal adalet retoriğiyle otokrasiyi gizleyen bir lider. Faşizm suçlamalarını, Soğuk Savaş’ın diliyle yeni bir anlam üretme çabası olarak görüyorlardı.
Maduro içinse mesele ideolojik değil stratejikti. O, artık kendini çok kutuplu dünyaya sabitlemeye çalışıyor. Avrupa sağa kayıyor — Fransa, İtalya, Almanya’da tablo ortada. ABD’de Donald Trump geri döndü. Latin Amerika’da ise sağ iktidarlar, İsrail’e destek veren, Küba ve Venezuela’ya yaptırımları savunan yeni bir blok oluşturuyor.
Maduro bu tabloyu tersine çevirmek için “anti-faşist dayanışma cephesi”ni güçlendiriyor. Küba, Bolivya ve kısmen Brezilya ile Kolombiya’nın sol kesimleriyle konferanslar, forumlar, diplomatik etkinlikler düzenliyor. Teması hep aynı: ırkçılığa, siyonizme ve emperyalizme karşı mücadele.
Bu söylem, özellikle Arap dünyasındaki sol hareketlerde yankı buluyor. Onlar için Maduro, artık Chavez’in devamı değil; Nasır’ın anti-kolonyal çizgisini 21. yüzyıla taşıyan bir lider. Demokrasi seviyesi değil, direniş kabiliyeti önem taşıyor — “emperyal merkezlere” karşı duran, Filistin’i savunan, küresel sağ dalgaya direnen bir figür olarak.
Maduro çok kutuplu dünyaya oynuyor – ama dünya Venezuela’yı kurtarmaya niyetli değil
Rusya, Maduro’ya diplomatik ve lojistik destek sağlıyor — yakıt, tahıl ve sınırlı sayıda askerî teçhizat göndererek. Moskova onu “insanlık dışı ekonomik savaşa” direnen bir lider olarak sunuyor. Ancak Ukrayna cephesi Rusya’nın kaynaklarını tüketti; bu yüzden Venezuela artık Kremlin için öncelikli dosya değil.
Asıl stratejik ortak hâlâ Çin. Pekin altyapı, telekom ve enerji alanlarında milyarlarca dolar yatırıyor, Venezuela petrolünün yaklaşık yüzde 77’sini satın alıyor. İran ise “yaptırım kardeşi”: Her iki ülke de ABD baskısı altında ve alternatif ittifaklarda nefes alma imkânı görüyor.
Ama Maduro ne Rusya’yı ne Çin’i ne de İran’ı “rejimin garantörü” olarak görüyor. Onlar onun için birer oksijen hattı. Çin ve Hindistan’a petrol satmak, IMF yerine dost ülkelerden kredi bulmak, Batı yerine Doğu’dan teknoloji almak — hepsi Washington’un ekonomik ablukasını delmenin yolları. Maduro’nun dış politikasının özü tam da burada: tek bir “haminin” değil, çoklu ilişkilerin üzerinde duran bir dayanıklılık stratejisi.
Washington’un son hamlesi
Maduro rejimi artık kökleşmiş bir yapı: kendi güvenlik aygıtı, finansal ağı, darbeye karşı tecrübesi var. Bu nedenle ABD, doğrudan işgale değil, sistematik baskıya dayalı “ara model” bir strateji benimsedi. Amaç, rejimin omurgasını zayıflatmak; ülkeyi fethetmeden devleti sarsmak.
Başkan Donald Trump bunu net biçimde ifade etti: “Denizi kontrol ettikten sonra şimdi karaya bakıyoruz.”
Stratejinin üç ayağı var:
Birincisi — askerî baskı. Yüksek hassasiyetli silahlarla yapılan sınırlı operasyonlar; istihbarat merkezleri, lojistik ağlar, yasa dışı ekonomi düğümleri hedef alınıyor. Hedef rejimi yok etmek değil, elitin içinde sürekli tehdit hissi yaratmak.
İkincisi — siber operasyonlar ve istihbarat savaşları. CIA, generallerin hesaplarını dondurma, emir-komuta zincirine sızma, bilgi ve psikolojik manipülasyon yoluyla sadakati riskli hâle getirme yetkisine sahip. Panama ve Haiti örnekleri sürekli hatırlatılıyor — ABD müdahalesiyle çöken orduların kaderi, Caracas’a mesaj olarak gönderiliyor.
Üçüncüsü — askerî elit içinde bölünme yaratmak. Washington’un hesabı basit: baskı arttıkça bazı generaller rejimi değil, kendilerini kurtarmayı tercih edecektir. Ordu ideolojiye değil, kaynaklara, gelir zincirlerine ve kişisel garantilere bağlı. Bu dengeler bozulduğunda çözülme kaçınılmaz olur.
Caracas’ta sessizlik ve savunma refleksi
Son haftalarda yaşanan gerginlik, Caracas’ta açık bir tedirginlik yarattı. El País, üst düzey Çavista kadroların “derin sessizliğine” dikkat çekti. Diosdado Cabello ve diğer ağır toplar kamuoyuna çıkmadı. Bu, yönetimin klasik reflekslerinin işe yaramadığını, her sözün bölünme işareti sayılabileceğini gösteriyordu.
Kulislerden gelen bilgilere göre rejim “savunma hattı” moduna geçti: yüksek alarm, temkinli dil, sert çıkışlardan kaçınma. Sessizlik, güçsüzlük değil, içerdeki endişenin göstergesiydi. Generaller biliyordu ki, ordu çökerse, rejimle birlikte onlar da gider.
Söylem, Maduro’nun yeni silahı
15 Kasım 2025’teki konuşmasında Maduro kendini Davut rolüne koydu — “tarihte her zaman Davut kazanmıştır” diyerek. “Bugün Tanrı’nın halkı olan Venezuelalılar Golyat’a karşı duruyor” dedi. Ardından “Bolivarcı taban komiteleri” kurma çağrısı yaptı: kitlesel savunma mobilizasyonu, sloganı “barış, barış, barış”.
Amaç, savaşı toplumsal zemine çekmek — rejimin etrafında kalabalık bir sivil duvar örmek. Böylece hem dış müdahaleyi hem iç ayrışmayı zorlaştırmak.
Washington’un stratejisi: riskli ama kaçınılmaz
ABD’nin yaklaşımı yüksek risk taşıyor ama başka seçeneği yok. Tam kapsamlı işgal politik olarak imkânsız, uzun vadeli abluka ise etkisiz. “Narko-terörle mücadele” anlatısı ise artık aşınmış durumda. Bu yüzden Washington “kontrollü baskı” stratejisine yöneldi: rejimin damarlarını kesmek, ama ülkeye girmeden.
Bu tabloda Maduro’nun kasım ayında kurduğu cümleler bir tür yemin gibi yankılandı:
“Biz asla koloni olmayacağız. Asla köle olmayacağız. Sonsuza dek özgür, bağımsız ve egemen kalacağız.”
Bu cümle, yalnızca meydan okuma değil, aynı zamanda korkunun da işaretiydi: Maduro artık dünyayla değil, zamanla yarışıyor — kendi devriminin son kalesini savunurcasına.
Maduro mu çökecek — yoksa dünya mı onunla birlikte çökecek?
Kasım 2025’e dönüyoruz. ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, “Güney Mızrağı” operasyonunun başladığını duyuruyor. ABD savaş uçakları, “narkotik ağlarına ait” olduğu iddia edilen tekneleri vuruyor. Washington bu eylemleri “devlet dışı silahlı yapılarla girilen çatışma” olarak tanımlıyor. Caracas’tan gelen yanıt ise meydan okuyucu: Maduro “her türlü müdahalenin yeni bir Vietnam’a dönüşeceğini” söylüyor.
Ekonomide tablo karanlık: enflasyon yeniden hızlanıyor, para değersizleşiyor, göç akını sürüyor. Ama ironik biçimde, rejim şimdiye kadar olduğundan daha sağlam görünüyor. Onu ayakta tutan sadece ordu değil; güvenlik ağı, dijital kontrol sistemleri, Rusya-Çin-İran ekseninden gelen destek ve en önemlisi, dış tehditleri iç bütünleşme aracına dönüştürme becerisi.
Maduro kim, gerçekten kim?
Nicolas Maduro ne Washington’un “seçim maskesi takmış narkoteröristi”dir, ne de Caracas propagandasının çizdiği “devrimci kahraman.” O, tarihsel fay hatlarının ortasında şekillenmiş bir siyasi fenomendir.
Bir zamanların otobüs şoförü, sendika aktivisti, kendi kuşağının ürünüdür. Devleti devraldığında Venezuela zaten çökmekteydi. Kurumlar zayıflamış, ekonomi petrole bağımlı hale gelmiş, toplumsal yapı aşınmıştı. O, sağlam bir sistem miras almadı — ve yenisini kuramadan kriz patladı.
Ekonomiyi istikrara kavuşturacak araçları da, demokratik dönüşümü yönetecek kurumsal kapasitesi de yoktu. Bu yüzden güvenliği orduya, sadakati ise ideolojiye emanet etti.
Ama Maduro bir maceraperest değil. O, ittifak kurmayı bilen, dünyayı okuyan bir taktikçidir. Havana’dan Moskova’ya, Pekin’den Tahran’a uzanan hat üzerinde kendine manevra alanı açtı. ABD’ye karşı direniş dilini ustalıkla kullandı — “emperyalizme meydan okuyan lider” imajıyla, hem içeride hem küresel Güney’de meşruiyet kazandı.
Bütün krizlere rağmen sosyal programları sürdürdü. Özellikle konut projeleri, rejimin tabanını diri tuttu.
Ama tablo sadece bu değil. Maduro, uluslararası kuruluşlar tarafından insan hakları ihlalleriyle suçlanan bir devleti yönetiyor. Ekonomisi sosyalizm, kara ekonomi ve yolsuzluğun garip bir karışımına dönüşmüş durumda. Onun döneminde Venezuela tarihinin en büyük göç dalgasını yaşadı; ekonomisi 21. yüzyılın en derin çöküşlerinden birine girdi.
Maduro iki mantığın kesişim noktasında yönetiyor — bu, hem Orta Doğu’ya hem Latin Amerika’ya tanıdık bir denklem:
Bir yanda dış imparatorluklara karşı direniş, diğer yanda iç düzenin otoriter kontrolü.
Bir yanda kurtuluş söylemi, diğer yanda güç tekelinin inşası.
Bir yanda “ulusal egemenlik”, diğer yanda “tek adam devleti”.
Bugün Maduro trajik bir figür. Geri adım atamıyor, çünkü attığı an her şey yıkılacak.
Karşısındaki güçler de geri çekilemiyor — çünkü onlar da yenilgiyi kabul ederse, sadece Maduro değil, bütün jeopolitik denklem çöker.
Bu yüzden Venezuela artık sadece bir ülke değil, yeni dünyanın kırılma hattı:
Eğer Maduro düşerse, belki de onunla birlikte eski düzenin son kalıntıları da düşecek.