...

İsrail Yüksek Mahkemesi’nin 19 Kasım 2025 tarihli kararı, ülke tarihinde bir dönüm noktası olarak kayda geçti. Mahkeme, hükümete 45 gün içinde askerlikten kaçınan ultra-Ortodoks Yahudilere (Haredim) karşı cezai, mali ve idari yaptırımlar içeren bir sistem oluşturma zorunluluğu getirdi. Bu karar, yaklaşık 70 yıldır süren kurumsallaşmış bir ayrıcalık düzeninin resmen sonu anlamına geliyor.

Mahkeme yalnızca 2017 ve 2024 yıllarındaki “genel muafiyetlerin anayasaya aykırı” olduğuna dair tutumunu yinelemekle kalmadı; devletin hareketsizliğini “kitlesel askerlikten kaçınma” olarak nitelendirerek, özellikle 7 Ekim 2023 sonrası savaş koşullarında bunun ulusal dayanışmayı aşındırdığını vurguladı.

Yüzeyde bu karar, askerlik yükünün adil biçimde paylaşılmasına yönelik bir düzeltme gibi görünse de, meselenin stratejik boyutu çok daha derin. Bugün nüfusun yaklaşık yüzde 14’ünü oluşturan ve ülkenin en yüksek doğum oranına sahip Haredi toplumu, ne zorunlu askerlikte ne de yedek hizmetlerinde yer alıyor. Bu durum, “herkesin hizmet ettiği” ideal modelle ordunun fiili yapısı arasında giderek büyüyen bir uçurum yaratıyor: Ordu artık, yükün neredeyse tamamını sırtlanan motive olmuş dar bir çekirdeğe dayanıyor.

Devlet, ordu ve dinî cemaatler arasında yeni bir denge arayışı

Haredi toplumu için tanınan askerlik muafiyetlerinin kaldırılması, yalnızca adalet meselesi değil; İsrail’in uzun vadeli güvenlik mimarisi, toplum-ordu ilişkileri ve koalisyon siyasetinin geleceği açısından da belirleyici bir kırılma noktası.

Demografik ivme, yargısal aktivizm ve süregiden savaşın kesişiminde beliren bu mesele, İsrail’in hem askeri kapasitesini koruyup hem toplumsal bütünlüğünü sürdürebilme kabiliyetini sınayan bir stres testi hâline geldi. Ülke, derin kurumsal dönüşümleri yönetirken iç çatışma sarmalına kapılmadan ilerleyip ilerleyemeyeceğinin eşiğinde.

Yöntemsel çerçeve: çok katmanlı bir analiz

Bu dosya, birbirini tamamlayan birkaç analitik perspektife dayanıyor.

Birincisi, kurumsal yaklaşım. 2017, 2024 ve 2025 yıllarındaki Yüksek Mahkeme (BAGATZ) kararlarını, İsrail’in temel yasaları ve “yükün eşit paylaşımı” ilkesine ilişkin yargı içtihadı çerçevesinde inceliyor. Bu perspektif, 2024 Haziran’ında 63 bin yeshiva öğrencisinin fiilen askere çağrılması yönündeki hükümle başlayan sürecin, 2025 Kasım’ında cezai ve ekonomik yaptırımlarla yeni bir “enforcement” aşamasına geçişini izliyor.

İkincisi, demografik-yapısal analiz. İsrail Demokrasi Enstitüsü (IDI), Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü (INSS) ve Yahudi Halkı Politik Enstitüsü (JPPI) verilerine dayanarak, Haredi nüfusunun oranındaki değişimin zorunlu askerlik sisteminin sürdürülebilirliği üzerindeki etkilerini değerlendiriyor.

Üçüncüsü, sivil-asker ilişkileri yaklaşımı. Askerlik yükünü fiilen taşıyan kesim (seküler Yahudiler ve dindar Siyonistler) ile bundan muaf tutulan Haredim arasındaki gerilimi; kurumlara güvenin düşüşü ve iç tehdit algısının yükselişi bağlamında inceliyor.

Dördüncüsü, senaryo ve karşılaştırmalı analiz. Finlandiya’dan Güney Kore’ye kadar zorunlu askerlik sisteminde dinî ya da ideolojik muafiyetlerin nasıl ele alındığını karşılaştırıyor; özellikle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının alternatif hizmet modelleri üzerindeki etkisini tartışıyor.

Son olarak politik-ekonomik yaklaşım, 2023 sonrası savunma harcamalarındaki artış, bütçe açığı ve borç yükünün büyümesiyle birlikte, düşük vergi ve işgücü katılım oranlarının uzun vadede ekonomik sürdürülebilirliği nasıl tehdit ettiğini ele alıyor.

Koalisyon Mimarisi ve Kurumsal Tuzak

İsrail’in siyasal sistemi, yapısal sorunların sürekliliğini besleyen bir mekanizma işlevi görüyor. Orantılı temsil sistemi ve düşük seçim barajı, dinî partileri her zaman “kilit koalisyon ortağı” haline getiriyor. 120 sandalyeli Knesset’te hükümet kurmak için en az 61 milletvekiline ihtiyaç var. Ancak son on yıllarda hiçbir büyük parti bu eşiğe tek başına ulaşamadı; her hükümet, küçük fraksiyonların desteğiyle ayakta durdu. Bu fraksiyonlar içinde Haredi partiler, istisnasız biçimde dengeyi belirleyen güç konumunda oldular.

2023–2025 savaş yıllarında kamuoyunda yükselen “yükün eşit paylaşımı” talebi, bu bağımlılığı adeta kurumsal bir tuzak haline getirdi. İsrail Demokrasi Enstitüsü (IDI) ve diğer araştırma merkezlerinin verilerine göre, halkın ezici çoğunluğu Haredi askerlik sisteminde reform yapılmasından yana. JPPI ve INSS raporları, bugün İsrail’in karşı karşıya olduğu en büyük riskin dış tehditler değil, içsel toplumsal ve ulusal gerilimler olduğunu gösteriyor. 2025 Eylül’ünde INSS’in yaptığı bir ankette katılımcıların yüzde 58’i “iç tehditleri” birincil endişe kaynağı olarak gördü; “dış tehdit” diyenlerin oranı yalnızca yüzde 30’du.

Öte yandan ultra-Ortodoks partiler, koalisyondaki varlıklarını doğrudan askerlik ayrıcalıklarının korunmasına veya yeniden tesisine bağlıyor. 2024–2025 döneminde Haredi askerlik yasasını “kompromisli” biçimde yeniden düzenleme girişimleri defalarca hükümet krizine, hatta bazı Haredi partilerin koalisyondan çekilmesine ya da bütçeyi bloke etme tehdidine yol açtı.

2024 ve 2025’teki Yüksek Mahkeme kararları bu manevra alanını ciddi biçimde daralttı. Hükümet artık mahkeme ile açık çatışmaya girmeden, eski erteleme rejimini yasayla geri getiremiyor. Buna karşılık, yargı erki fiilen “eşitlik adına hareket eden” bir siyasi aktör rolü üstlenmiş durumda. Ancak mahkeme, toplum kesimleri arasında kalıcı bir mutabakat üretebilecek araçlardan yoksun. Böylece Haredi askerliği tartışması çift yönlü bir kriz haline geldi: hem adaletli yük paylaşımı meselesi hem de Yüksek Mahkeme’nin yetki sınırları ve “yargısal aktivizm” tartışmasının bir parçası.

Koalisyon mimarisi açısından bu tablo kronik bir istikrarsızlık anlamına geliyor. Hükümet aritmetik çoğunluğunu korusa bile, her yeni yargı kararının uygulanma aşaması — yeshiva finansmanının kesilmesinden askerlikten kaçanlara cezai işlem başlatılmasına kadar — dinî partilerin yeni şantaj dalgalarını tetikliyor ve savaşın ortasında erken seçim riskini büyütüyor.

Sivil-Asker Ayrımı ve Toplumsal Bütünlük

Askerî açıdan Haredi krizi, uzun süredir var olan bir yarığı yeniden derinleştiriyor: yükün büyük kısmını omuzlayanlarla “oyun dışında kalanlar” arasındaki fark artık hem istatistiklerde hem de kamu vicdanında görünür.

INSS ve diğer merkezlerin araştırmalarına göre, Yahudi nüfusun büyük bir kısmı Haredim’in askerlikten muaf tutulmasını doğrudan ulusal güvenliğe yönelik tehdit olarak görüyor. Yüksek Mahkeme’nin son kararından önce bile, İsrailli Yahudilerin yüzde 60’tan fazlası bu ayrıcalık sistemini “adaletsiz ve güvenliği zedeleyen” bir uygulama olarak nitelendiriyordu.

7 Ekim 2023’ten sonraki seferberlik bu yarığı daha da büyüttü. Seküler ve dinî-siyonist nüfusun yoğun olduğu şehirlerden gelen yedek askerler aylarca cephede görev yaparken, Haredi yoğunluklu bölgeler kitlesel celplerden büyük ölçüde muaf kaldı. “Savaşan İsrail” ve “seyreden İsrail” algısı, istatistiklerin ötesine geçen güçlü bir duygusal bölünme yarattı.

Haredi toplumunun kendi içinde de bir çatlak oluşuyor. Resmî haham otoriteleri askerliği reddetmeyi sürdürürken, giderek artan sayıda dindar genç, devletin savunmasına katılmayı dinî açıdan meşru sayıyor. IDF’in Haredi askerler için oluşturduğu özel birlikler — “Netzah Yehuda” taburu, “Haşmonaim” tugayı ve “Shlav Bet” programı — bu eğilimi yansıtıyor. Ancak bu çabalar hâlâ marjinal ölçekte: her yıl çağrılan on binlerce kişilik kohort içinde sadece birkaç bin Haredi asker görev alıyor.

Bu kopukluğun temelinde, ordunun Harediler gözünde “sekülerleştirici baskı” unsuru olarak görülmesi yatıyor. Şabat, kaşerut ve cinsiyet ayrımı gibi konulardaki tarihî çatışmalar, askerliği dinî yaşam tarzı için bir tehdit olarak algılayan güçlü bir bilinç oluşturdu. Güncel anketler, birçok ultra-Ortodoks ailenin askerlikteki en büyük korkusunun fiziksel tehlike değil, çocuklarının seküler ortamda dinî kimliklerini kaybetme riski olduğunu gösteriyor.

Araştırmalar, ordu hizmeti sonrasında Haredi askerlerin bir kısmının gerçekten daha seküler bir yaşam tarzına geçtiğini doğrulasa da, bu kişilerin çoğunun zaten hizmet öncesinde cemaatten uzaklaşma eğiliminde olduklarını ortaya koyuyor. Ordunun “asimilasyon etkisi” genellikle abartılıyor.

Sonuçta, sivil-asker uçurumu karşılıklı güvensizlik biçimini alıyor: toplumun geniş kesimleri Haredim’i “ulusal yükü taşımayanlar” olarak görürken, Haredim orduda gençlerini “dönüştürmek isteyen” bir kurum görüyor. Uzayan savaş, artan yedek hizmet yükü ve ailelerin baskısı altında bu güvensizlik, Ortadoğu’daki tarihî dinî-etnik ayrışmalar kadar derin bir iç fay hattına dönüşebilir.

Karşılaştırmalı Perspektif: Küresel Zorunlu Askerlik Modelleri Arasında İsrail

İsrail örneği benzersiz olsa da, tamamen yalıtılmış değil. Diğer ülkelerin askerlik modelleriyle kıyaslama, hem olası çözüm yollarının hem de risklerin sınırlarını anlamayı kolaylaştırıyor.

Kuzey Avrupa ülkeleri — özellikle Finlandiya — yelpazenin bir ucunda yer alıyor. Geniş tabanlı, neredeyse evrensel bir askerlik modeli inşa etmiş durumdalar. Orduya güven yüksek, istisnalar son derece sınırlı. Finlandiya’da erkekler 165, 255 veya 347 günlük zorunlu hizmetten geçiyor, ardından güçlü bir rezerve alınıyor. Hükümet, 2031’e kadar bu rezervi bir milyon kişiye çıkarmayı hedefliyor. Bu model, toplum-ordu arasındaki güvenin yüksekliğine ve dini-ideolojik muafiyetlerin neredeyse yokluğuna dayanıyor.

Güney Kore ise farklı bir rotada ilerliyor. Anayasa Mahkemesi ve uluslararası kurumların baskısıyla, 2010’ların sonunda vicdani ret hakkını kabul eden bir reform sürecine girdi. Ancak getirilen “alternatif sivil hizmet” tam 36 ay sürüyor — askerlik süresinin neredeyse iki katı. Bu durum, gerçek bir denge değil, cezalandırıcı bir sembolizm olarak eleştiriliyor.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin 2011’deki Bayatyan v. Armenia kararı, vicdani ret hakkını “düşünce, vicdan ve din özgürlüğünün” bir parçası olarak tanımlayarak dönüm noktası oldu. Bu karar, daha önce alternatif hizmet sunmayan ya da cezalandırıcı biçimde uygulayan birçok Avrupa ülkesinde reformlara yol açtı.

Orta Doğu’da ise Lübnan örneği, mezhep kotalarının ve yükümlülüklerin eşitsiz dağılımının nasıl bir felce dönüşebileceğini gösteriyor. Dini temsiliyeti güvence altına almak için kurulan sistem, sonunda siyasi felç, kronik verimsizlik ve dış bağımlılık üretti.

İsrail bu yelpazede arada bir yerde duruyor. Bir yandan kitlesel ordu ve büyük yedek gücü modelini sürdürüyor, öte yandan Haredim ve Arap vatandaşları başta olmak üzere geniş kesimlere tanınan muafiyetlerle, “herkesin hizmet ettiği” idealden uzaklaşıyor.

Avrupa örneklerinden farkı şu: orada vicdani ret bireysel inanç temelli bir istisna olarak görülürken, İsrail’de mesele bütün bir alt-toplumun — Haredi cemaatinin — devlet modeline ve kurumlarına yönelik kolektif bir mesafe tanımıyla ilgili. Bu topluluğun geniş ölçekli entegrasyonu, sadece hukukî düzenleme değil, dinî elitler, siyasi sistem ve ordu komutanlığı arasındaki ilişkilerin köklü dönüşümünü gerektiriyor.

Uluslararası Bağlam ve Müttefiklerin Algısı

Haredi askerlik krizi, yalnızca iç siyasetle sınırlı bir mesele değil — İsrail’in dış politika eksenini de doğrudan etkileyen bir dosya haline geldi.
Batı’nın başlıca askerî ortaklarından biri olan İsrail, dünyanın en gelişmiş ordularından birine ve ciddi bir savunma sanayi ihracat kapasitesine sahip. SIPRI verilerine göre, 2023–2024 yıllarında İsrail savunma şirketleri, Gazze savaşı ve küresel silah talebindeki artış sayesinde tarihî düzeyde gelir artışı kaydetti.

Ancak İsrail’in güvenliğine siyasi ve maddi sermaye yatıran müttefikler, bu desteğin sürdürülebilirliğini artık iç toplumsal dayanıklılıkla birlikte değerlendiriyor. INSS ve JPPI anketlerinde iç tehditlerin dış tehditlerden daha önemli görülmesi, dış gözlemciler açısından İsrail’in risk profilini değiştiriyor.

Buna, savaş harcamalarıyla tırmanan mali baskı da ekleniyor: 2024’te kamu borcu GSYİH’nin yüzde 69’una, bütçe açığı ise yüzde 6,8–6,9’a yükseldi. Bu tablo, geniş vergi ve iş gücü tabanına yayılmayan bir güvenlik sisteminin uzun süre nasıl finanse edileceği sorusunu gündeme getiriyor.

Uluslararası finans kuruluşları ve kredi derecelendirme ajansları çoktan tepki verdi; İsrail’in notu düşürüldü. Bu durum, borçlanma maliyetlerini artırırken hükümetin manevra alanını daraltıyor.

Dış ortakların gözünde Haredi toplumunun orduya, işgücüne ve vergi sistemine daha geniş ölçekte katılımı, İsrail’in uzun süren bir savaş ekonomisine sosyal dokusunu parçalamadan uyum sağlama kapasitesinin göstergesi olarak okunabilir. Bu çerçevede, 2024–2025 Yüksek Mahkeme kararları — her ne kadar içeride gerilim yaratsa da — dışarıdan bakıldığında, dengesini kaybetmekte olan bir sistemi yeniden kurumsal raya oturtma çabası olarak değerlendiriliyor.

Stratejik Senaryolar ve Politika Önerileri

Tüm bu dinamikler, farklı risk ve fırsatlara sahip birkaç olası senaryoyu öne çıkarıyor. Bu yollar birbirini dışlamıyor; pratikte iç içe geçebilir veya ardışık biçimde gerçekleşebilir.

Birinci senaryo: Asgari uygulama, siyasî statükonun korunması.
Bu durumda hükümet, mahkeme kararlarını yalnızca biçimsel olarak uygular: askerlik çağındaki yeshiva öğrencilerine celp gönderir, açıkça kaçak sayılan birkaç kişi hakkında dava açar, hizmet etmeyen okulların fonlarını keser.
Ancak sistemin özü değişmez — ordu yalnızca sınırlı pilot programlarla yetinir, Haredi cemaatleri hizmetten kaçınmanın yollarını kurumsallaştırır, siyasî elitler ise yasal boşluklardan faydalanarak ayrıcalıkları sürdürür. Bu model kısa vadede iç gerilimi azaltır ama uzun vadede kırılganlığı derinleştirir: demografi kitlesel ordu modelini aşındırır, “hizmet eden” kesimlerin devlete güveni düşer, Yüksek Mahkeme’nin tek değişim aktörü haline gelmesi ise kurumsal sürtüşmeleri büyütür.

İkinci senaryo: Zorlayıcı entegrasyon.
Devlet, askerlikten kaçınanlara karşı cezai ve ekonomik baskıyı sertleştirir; yardımları keser, yaptırımları artırır. Kısa vadede istatistiklerde artış sağlanabilir, ancak bu strateji Haredi bölgelerinde radikalleşme, kitlesel protestolar ve siyasî krizin derinleşmesi riskini taşır. Uluslararası hukuk devletin askerlik yükümlülüğü koymasını yasaklamaz; fakat BM ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi uygulamaları, gerçek bir alternatif hizmet seçeneği sunulmadan uygulanan zorlayıcı politikaların demokratik meşruiyeti zayıflattığını gösteriyor.

Üçüncü senaryo: Kademeli ve kurumsal entegrasyon.
Burada amaç, Haredi toplumunun özgün yapısını tanıyan bir hibrit sistem kurmaktır. Bir kısmı “Haşmonaim” gibi dindar birliklerde veya siber savunma, lojistik, hava kuvvetleri gibi özel alanlarda hizmet eder; diğer kısmı ise genişletilmiş “alternatif sivil hizmet” programlarında — MADA, ZAKA, kurtarma ve sosyal yardım kurumlarında — görev alır.
Bu modelin başarısı, dinî otoritelerle kurumsal diyalogun yasayla güvence altına alınmasına bağlıdır. Alternatif hizmet, “kolay kaçış” olarak değil, eşdeğer bir katkı olarak algılanmalı; cezalandırıcı olmamalı, fakat ciddiyetini de korumalıdır.

Dördüncü senaryo: Derin kurumsal reform.
İsrail, klasik “herkes asker” modelinden kısmen uzaklaşarak, daha esnek bir güvenlik mimarisine geçer: hizmet süresi kısalır, profesyonel ordu oranı artar, tüm vatandaşlar — Araplar ve Haredim dâhil — için askerî ya da sivil “ulusal hizmet” zorunluluğu getirilir.
Bu model siyaseten en zoru olsa da, demografik ve ekonomik gerçeklerle en uyumlu olandır. “Yük taşıyan çekirdeğin” üzerindeki baskıyı azaltır, Haredim için meşru katılım kanalları oluşturur, kaynakların uzun savaş koşullarında daha verimli kullanılmasını sağlar.

Dış aktörler için sorumlu stratejinin temel unsurları

Birincisi, hukukî çerçevenin istikrarı ve öngörülebilirliği. Devletin geçici yasalar ve erteleme rejimleriyle vakit kaybetmemesi gerekir. Kalıcı, açık ve adil bir yasal zemin, hem siyasî kriz riskini hem yargı-yürütme çatışmalarını azaltır.

İkincisi, Haredi eğitiminde temel müfredat yatırımı. Matematik, İngilizce ve fen bilimlerinden yoksun eğitim, hem orduda hem ekonomide verimliliği sınırlıyor. OECD ve İsrailli ekonomistlerin hesaplamalarına göre, eğitim reformu olmadan hiçbir askerlik modeli mali olarak sürdürülebilir olamaz.

Üçüncüsü, sivil-asker köprülerini güçlendiren ortak programlar. Farklı topluluklardan gençlerin birlikte çalıştığı karma eğitimler, yedek programları ve karma ekipler, Finlandiya gibi örneklerde olduğu gibi askerlik meşruiyetini güçlendirir.

Son olarak, uluslararası hukuk standartlarına uyum. Vicdan ve din özgürlüğüne saygı gösteren, ancak toplumun ortak güvenliğine de katkı talep eden bir model, İsrail’in demokratik kimliğini koruyarak dış desteğini sağlamlaştırır.

Sonuç: İsrail’in toplumsal sözleşmesinin sınavı

Haredi askerlik krizi, ordudaki nöbet dağılımı meselesinden ibaret değil. Bu, demografi, ulusal güvenlik mimarisi, koalisyon siyaseti ve İsrail’in “Yahudi ve demokratik” kimliği arasındaki dengenin tam kalbinde yer alan bir sınav.

2024–2025 Mahkeme kararları, bu düğümün artık ertelenemeyeceğini gösterdi.
Önümüzdeki yıllarda İsrail, hangi yolu seçerse seçsin — asgari uygulamadan köklü reforma kadar — sadece IDF’in savaş kabiliyetini değil, aynı zamanda kendi toplumsal sözleşmesinin dayanıklılığını da test edecek.

Etiketler: