Hayaletler ölmez. Onlar, imparatorlukların tozlu arşivlerinde zamanını bekler, bir gün yeniden ortaya çıkıp kanlı bir hesaplaşma talep ederler. Bugün o hayaletlerden biri yeniden sahneye çıktı: Afganistan ile Pakistan arasındaki sınırda, 19. yüzyıl sonundan bu yana varlığını sürdüren Durrand Hattı’nda. Britanya sömürge döneminin çirkin bir mirası olan bu hat, Asya’nın en tehlikeli fay hatlarından biri haline geldi.
Son haftalarda Afganistan-Pakistan sınırında şiddetli çatışmalar yaşanıyor. Yüzlerce militan, Kunar, Nangarhar ve Helmand vilayetlerinde Pakistan sınır karakollarına saldırdı; düzenli birlikler geri çekilmek zorunda kaldı, İslamabad ise hava kuvvetlerini ve topçusunu devreye soktu. Ancak bu, rastgele bir şiddet patlaması değil. Bu, çok daha derin bir jeopolitik sürecin belirtisi: sömürge döneminden kalma sınırların sorgulanması, eski ittifakların çözülmesi ve Orta ile Güney Asya’da stratejik dengelerin yeniden şekillenmesi.
Bugün analistlerin önünde duran temel soru şu:
Bu çatışma sadece yerel bir sınır savaşı mı, yoksa Orta Asya’daki postkolonyal düzenin çözülmeye başladığının habercisi mi?
Bu soruya yanıt bulmak için, cephe hattının çok ötesine geçen tarihsel, siyasi ve jeostratejik katmanlara inmek gerekiyor.
Zehirli miras: Afganistan’ın 132 yıldır tanımadığı sınır nasıl doğdu
Asya’daki hiçbir modern sınır, Durrand Hattı kadar zehirli bir sömürge mirası taşımıyor. 1893 yılında Britanyalı diplomat Sir Mortimer Durand tarafından Britanya Hindistanı ile Afgan Emirliği arasında çizilen bu hattın tek amacı vardı: Peştun halkını bölmek, kabile birliğini parçalamak ve “Büyük Oyun”un ortasında Rusya ile Britanya arasında bir tampon oluşturmak.
Yaklaşık 2640 kilometrelik hat, Peştun topraklarını ikiye böldü ve önemli bir kısmını Britanya’nın kontrolüne verdi. Londra için bu, jeopolitik açıdan bir “ustalık işi”ydi: yönetilebilir bir istikrarsızlık yaratarak Kabil’i manipüle etmek ve Hayber Geçidi gibi stratejik bölgeleri kontrol altında tutmak. Ancak Afganlar için bu hat, ulusal birliğin kaybını ve sömürgeci aşağılanmayı simgeleyen derin bir tarihsel travmaydı.
1893’te anlaşma imzalandığından bu yana hiçbir Afgan hükümeti bu hattı uluslararası sınır olarak tanımadı. Hatta Batı yanlısı sayılan Zahir Şah monarşisi bile bunu resmen kabul etmekten kaçındı. Çünkü Kabil’deki herhangi bir lider için bu, siyasi intihar anlamına gelir: Durrand Hattı’nı tanımak, Peştun toprakları üzerindeki tarihsel hak iddiasından vazgeçmek ve “birleşik Peştun milleti” mitini inkâr etmek demektir.
1947’de Pakistan’ın kurulmasıyla birlikte mesele yeni bir boyut kazandı. Afganistan, Pakistan’ın Birleşmiş Milletler’e üyeliğine karşı oy veren ilk ülke oldu; gerekçe olarak sınırın statüsünün çözülmemiş olmasını gösterdi. 1950’li yıllarda Kabil, resmen “Peştunistân” adında bağımsız bir devlet kurulması gerektiğini savunmaya başladı — bu devlet, Pakistan’daki Peştun vilayetlerini kapsayacaktı. İslamabad bunu ülkenin toprak bütünlüğüne yönelik doğrudan bir tehdit olarak algıladı.
O günden beri Durrand Hattı “çizgi var ama sınır yok” paradoksuyla yaşıyor: Pakistan onu tanınmış uluslararası sınır olarak kabul ederken, Afganistan gayrimeşru ve dayatılmış bir çizgi olarak görüyor. Bu yalnızca harita meselesi değil; iki ülke arasındaki ilişkileri kronik şekilde gergin tutan derin bir kimlik ve egemenlik çatışmasıdır.
Post-emperyal sendrom ve Peştun meselesi
Peştunlar, Afganistan nüfusunun yaklaşık yüzde 42’sini oluşturan en büyük etnik grup. Pakistan’da da 30 milyondan fazla Peştun yaşıyor. Tarih boyunca Afgan devletinin şekillenmesinde oynadıkları rol ve sınırların ötesine taşan yapıları, onları bölgesel politikanın kilit faktörlerinden biri haline getiriyor.
Kabil için Peştun meselesi yalnızca tarihsel hafıza değil, aynı zamanda meşruiyet aracıdır. Özellikle iktidarını Peştun kimliğinden alan “Taliban” gibi rejimler için Durrand Hattı konusunda taviz vermek mümkün değildir. Böyle bir geri adım, rejimin siyasi felsefesinin temellerinden birini inkâr anlamına gelir.
İslamabad açısından ise Peştun sorunu varoluşsal bir risk taşır. Potansiyel bir Peştun milliyetçiliği, ülkenin bütünlüğünü sarsabilir ve stratejik olarak kritik vilayetlerde ayrılıkçı hareketlere zemin hazırlayabilir. Bu yüzden Pakistan, dini kimliği öne çıkararak, ekonomik entegrasyon ve güvenlik aygıtı üzerinden bu eğilimleri bastırmaya çalışır.
Sonuçta Durrand Hattı, yalnızca coğrafi bir sınır değil; iki farklı ulus projesi arasındaki fay hattıdır: biri etnik kimlik ve tarihsel hafızaya dayalı Afgan projesi, diğeri ise İslam ideolojisi ve sömürge mirası sınırlar üzerine kurulu Pakistan projesi.
Bugünkü krizin nedenleri: TTP’den bölgesel dengelerin yeniden şekillenmesine
2021 sonrası miras: güç boşluğu ve yeni siyasi gerçeklik
Ağustos 2021, bölgesel düzen açısından bir dönüm noktasıydı. ABD’nin Afganistan’dan çekilmesiyle birlikte, onlarca yıldır statükoyu ayakta tutan denge mekanizması çöktü. Pakistan, yirmi yıl sonra ilk kez Kabil’le baş başa kaldı — ne Washington’un arabuluculuğu ne de “Taliban” üzerindeki baskısı vardı. Bu durum, ikili ilişkilerin doğasını kökten değiştirdi.
Yıllarca “Taliban” hareketinin vaftiz babası olarak görülen İslamabad, yeni rejimden minnettarlık ve stratejik sadakat bekliyordu. Ancak işler beklenildiği gibi gitmedi. İktidarını sağlamlaştıran Taliban yönetimi, bağımsız bir dış politika aktörü gibi davranmaya ve uluslararası meşruiyet arayışına girmeye başladı. Bu da, “kontrol edilebilir Taliban” varsayımına dayanan Pakistan stratejisinin temelini sarstı.
TTP krizi: İslamabad’ın görmezden gelemeyeceği tehdit
Pakistan açısından bugün en büyük tehdit “Tehrik-i Taliban Pakistan” (TTP) adlı radikal örgüt. Devlete karşı silahlı mücadele yürüten TTP, Afgan topraklarında barınma imkânı buluyor. İslamabad’ın verilerine göre, 2021 sonrası TTP militanlarının sayısı iki kattan fazla artarak 6 ila 8 bin arasına yükseldi. Sadece 2023 yılında örgüt 600’den fazla saldırı düzenleyerek 850’den fazla Pakistanlı güvenlik görevlisi ve sivili öldürdü.
İslamabad’a göre, bu tablodan doğrudan Kabil sorumludur. Pakistanlı yetkililer, militanların Afgan topraklarını saldırı planlamak ve hazırlık yapmak için kullandığını, Taliban yönetiminin buna engel olmadığı gibi zaman zaman lojistik destek sağladığını iddia ediyor. Bu, Pakistan açısından yalnızca diplomatik bir mesele değil; devletin güvenliği ve varlığıyla ilgili bir meseledir.
Bu nedenle İslamabad, TTP kamplarına düzenlediği saldırıları BM Şartı’nın 51. maddesine dayanarak “önleyici meşru müdafaa” eylemleri olarak nitelendiriyor. Kabil ise bu operasyonları egemenlik ihlali ve toprak bütünlüğüne saldırı olarak değerlendiriyor. Bu hukuki çekişme, siyasi gerilimi daha da derinleştiriyor.
Afgan mantığı: güç gösterisi ve baskıyı reddetme
Afgan tarafı meseleyi tamamen farklı bir pencereden okuyor. İktidardaki Taliban hareketi, Pakistan’ın kendisine dış politikada kendi egemen statüsüyle bağdaşmayan bir çizgi dayattığını düşünüyor. Kabil açısından İslamabad’ın topraklarında operasyonlarına izin vermek, ikinci sınıf bir aktör rolünü kabul etmek anlamına gelir ki bu da Afganistan’ın uluslararası arenadaki iddialarına doğrudan darbe vurur.
Pakistan’ın hava saldırılarına verilen yanıt da tam olarak bugün tanık olduğumuz çatışmalar oldu. Afgan güçleri, sınır karakollarına misilleme saldırıları düzenleyerek, bu tür baskınların bedelinin kabul edilemez derecede yüksek olacağını gösterdi. Taliban yetkililerinden biri, Tolo News’e verdiği demeçte şunu açıkça ifade etti:
“Pakistan topraklarımızı ihlal etmeye devam ederse, Durrand Hattı bir ateş hattına dönüşür. Afganistan’a kimsenin şart dikte etmesine izin vermeyeceğiz.”
Bu yanıt aslında daha derin bir sürecin göstergesi: Afganistan artık Pakistan’ın “stratejik vasalı” değil, kendi çıkarlarını gerekirse güç kullanarak savunmaya hazır bağımsız bir oyuncu.
Savaş taktiği: “arı sürüsü” stratejisi ve asimetrik dinamik
Askeri açıdan bakıldığında, mevcut çatışmaları spontane bir tepki olarak görmek hata olur. Taliban’ın taktiği neredeyse matematiksel bir hesaplamaya dayanıyor. Geniş çaplı cephe saldırıları yerine “arı sürüsü stratejisi” uyguluyorlar: küçük, hareketli birlikler zayıf noktalara ani baskınlar yaparak Pakistan garnizonları üzerinde sürekli baskı kuruyor. Bir Pakistanlı subayın ifadesiyle, “Eşekarısı gibi sokup, biz karşılık vermeden önce geri çekiliyorlar.”
Bu taktik karşısında Pakistan’ın düzenli birlikleri manevra yapmak ve geri çekilmek zorunda kalıyor; ardından İslamabad topçu ve hava kuvvetlerini devreye sokuyor. Böylece çatışmalar bir anda sınır olayı olmaktan çıkıp tam teşekküllü askeri operasyonlara dönüşüyor.
İslamabad Stratejik Araştırmalar Merkezi’nin (ISSI) verilerine göre sadece Eylül–Ekim 2025 döneminde Durrand hattı boyunca 70’in üzerinde silahlı çatışma yaşandı ve her iki taraftan ölenlerin sayısı 400’ü geçti. Pakistan’ın sınır bölgelerinde hava gücü kullanımı 2014’ten bu yana görülen en yoğun seviyeye ulaştı.
Roller değişiyor: güven krizi ve yeni diplomatik harita
Post-Amerikan dönemin en çarpıcı sonuçlarından biri, Afganistan-Pakistan ilişkilerinin ağırlık merkezinin güvenlikten siyasete ve diplomasiye kayması oldu. Kabil, İslamabad’ın baskısını dengelemek için yeni dayanak noktaları arıyor. Bu bağlamda Afgan Dışişleri Bakanı Emir Han Muttaki’nin Pakistan’ın hava saldırılarıyla aynı döneme denk gelen Hindistan ziyareti dikkat çekti. Yeni Delhi, Kabil’deki büyükelçiliğini yeniden açma planını açıkladı — Pakistan bunu stratejik bir çevreleme sinyali olarak okudu.
Geleneksel olarak İslamabad’ın en yakın müttefiki olan Pekin ise iki taraf arasında denge kurmaya çalışıyor. Çin, 60 milyar doları aşan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru’nun (CPEC) kırılganlığı nedeniyle bölgesel istikrara büyük önem veriyor. Ancak çatışmayı yatıştırma kapasitesi sınırlı: Çin, Pakistan ve Afganistan arasında düzenlenen üçlü toplantılar gerginliği kalıcı olarak azaltamadı.
İran, doğu sınırındaki istikrarsızlığın artmasından endişe ederek “itidal ve diyalog” çağrısında bulunuyor. Yakın zamanda Pakistan’la karşılıklı savunma anlaşması imzalayan Suudi Arabistan da dikkatli açıklamalar yaparak gerilimin tırmanmaması gerektiğini vurguladı.
Bu tepkiler, Afganistan-Pakistan krizinin artık ikili bir mesele olmaktan çıkıp bölgesel stratejik türbülans yaratan bir faktöre dönüştüğünü açıkça ortaya koyuyor.
Durrand hattı: eski harita, yeni gerçeklik
Durrand Hattı, 130 yıldan uzun süre önce Britanyalı bir diplomat tarafından çizilmiş basit bir sınır çizgisinden çok daha fazlası. O, tüm Orta ve Güney Asya’daki güç dengesinin etrafında şekillendiği bir jeopolitik eksen. Bu hattın stratejik önemi yalnızca etnik yapı veya tarihsel iddialardan değil, coğrafi konumundan da kaynaklanıyor: Çin’in Sincan’daki çıkarlarını Pakistan’ın Belucistan’daki hesaplarıyla, Afganistan’ın Kunar’daki beklentileriyle ve Hindistan’ın Cammu-Keşmir’deki stratejisiyle doğrudan birbirine bağlıyor.
Bu hat tartışmalı kaldığı sürece, bölge istikrarsızlığa mahkûm. Ekonomik iş birliğini kalıcı hale getirmek, ulaşım ve enerji hatlarını entegre etmek mümkün olmuyor; her sınır çatışması bölgesel bir krize dönüşme potansiyeli taşıyor. Bu yüzden hattın geleceği sadece Afganistan ile Pakistan’ın değil, tüm Avrasya güvenlik mimarisinin sorunu.
Hindistan: Afgan oyununa dönüş ve “çifte caydırma” stratejisi
Hindistan için mevcut kriz, Afganistan’da kaybettiği nüfuzu yeniden kazanmak ve stratejik rakibi Pakistan’ı zayıflatmak adına tarihi bir fırsat. 2000’li yıllarda Yeni Delhi, Afgan ekonomisinin en büyük yatırımcılarından biriydi; altyapı, eğitim ve enerji alanlarına 3 milyar dolardan fazla kaynak aktardı. Taliban’ın iktidara gelmesiyle bu etki neredeyse sıfırlandı. Şimdi Hindistan geri dönüyor.
Eylül 2025’te Emir Han Muttaki’nin Yeni Delhi’ye yaptığı resmi ziyaret, bu dönüşün önemli bir diplomatik kilometre taşı oldu. Hindistan, diplomatik varlığını yeniden tesis etme ve insani programlarını artırma kararı aldı. Üstelik Hintli yetkililer Pakistan’ı “bölgesel istikrar için ortak tehdit” olarak tanımladı.
Bu ifade kritik: Hindistan, Afgan Taliban’ıyla Pakistan karşıtı bir stratejik ortaklığa açık olduğunu ilan ediyor. Bu, İslamabad açısından ikinci bir cephe anlamına geliyor — yalnızca doğuda değil, batıda da.
Hindistan’ın stratejik hedefi iki yönlü:
- Pakistan’ı iki sınırda da güçlerini bölmeye zorlayarak zayıflatmak.
- Afganistan üzerinden Orta Asya’ya açılarak İran, Orta Asya ve Rusya ile bağlantılar için bir transit hat oluşturmak.
Çin: istemeden barış arabulucusu ve CPEC kumarı
Çin açısından Afganistan-Pakistan gerilimi öncelikle ekonomik bir tehdit. “Kuşak ve Yol” girişiminin merkezinde yer alan Çin-Pakistan Ekonomik Koridoru (CPEC), istikrarsız bölgelerden geçiyor ve militan saldırılarının hedefi olmaya devam ediyor. Durrand hattındaki tansiyon, milyarlarca dolarlık altyapı ve yatırım projeleri için riski katlıyor.
Pekin, üçlü toplantılar düzenleyerek ve diyalog için platform sunarak arabulucu rolünü üstlenmeye çalışıyor. Ancak Taliban üzerindeki etkisi sınırlı. Kabil, verilen ekonomik vaatlere rağmen Çin’i tarafsız bir arabulucu değil, Pakistan’ın müttefiki olarak görüyor. Ayrıca Pekin, Afganistan’dan Sincan’a aşırılıkçı akımların sızmasından ve Peştun radikallerle Uygur İslamcılar arasındaki bağların güçlenmesinden ciddi endişe duyuyor.
Eğer gerilim tırmanmaya devam ederse, Çin CPEC projelerini koruma adına askeri varlığını artırabilir, hatta sınır devriyelerinde ortak operasyon teklifinde bulunabilir. Bu da bölgenin stratejik dengesini köklü biçimde değiştirerek Pekin ile İslamabad arasında daha sıkı bir askeri bağ oluşturabilir.
ABD: perde arkasındaki strateji ve kontrollü kaos hesabı
Washington, 2021’den sonra Afganistan dosyasından resmen çekilmiş görünse de sahadaki gelişmeleri yakından izlemeyi sürdürüyor. Çin ve Rusya ile yeni bir küresel cepheleşmenin yaşandığı dönemde ABD, Orta Asya’yı Pekin’in dikkatini dağıtacak ve kaynaklarını meşgul edecek “kontrollü istikrarsızlık” stratejisinin bir parçası olarak görüyor.
ABD’nin hedefi Pakistan’ın tamamen çökmesi değil — bu ülke hâlâ bir nükleer güç ve terörle mücadelede önemli bir aktör. Ancak Washington, Afganistan-Pakistan hattındaki çatışmayı, Çin’in manevra alanını daraltmak ve ekonomik krizdeki İslamabad’ı Batı’nın finansal sistemine daha bağımlı hale getirmek için bir fırsat olarak değerlendiriyor.
Amerikan düşünce kuruluşları Durrand Hattı’nı giderek daha sık “21. yüzyılın jeopolitik tetikleyicisi” olarak tanımlıyor. CSIS’in Ağustos 2025 tarihli raporunda şu ifadeler yer alıyor:
“Durrand hattı boyunca yaşanacak istikrarsızlık, Pekin ve İslamabad’ın ellerini uzun süre bağlayabilir ve ABD’ye Hint-Pasifik bölgesinde yeni stratejik manevra alanları açabilir.”
İran: hassas dengede yürüyüş ve Peştun faktörü korkusu
İran, tarihsel olarak Afganistan’daki Şii Hazaralarla yakın ilişkiler kurmuş ve Sünni Peştun radikalizmine hep temkinli yaklaşmıştır. Durrand hattında yaşanacak bir tırmanma, daha geniş çaplı bir çatışmaya dönüşerek İran’ın doğu vilayetlerini istikrarsızlaştırabilir ve Tahran’ın Orta Asya’daki konumunu zayıflatabilir.
Tahran, “diyalog ve itidal” çağrısı yapıyor, ancak Afganistan-Pakistan ilişkilerinin tamamen çökmesi durumunda çıkarlarını korumak adına belirli grupları destekleyerek daha aktif bir rol üstlenebilir. Uzun vadede İran, kendisini Çin ve Orta Asya’ya bağlayacak bir trans-Afganistan ulaştırma koridorunun kurulmasını istiyor; bu da Durrand hattındaki risklerin asgariye indirilmesini zorunlu kılıyor.
Rusya ve Orta Asya: kenarda izleyici mi, potansiyel aktör mü?
Moskova, geleneksel olarak Afganistan-Pakistan dosyasına “Güney Asya’nın iç meselesi” gözüyle bakarak mesafeli durdu. Ancak Taliban’ın güçlenmesi, radikal grupların artan faaliyeti ve muhtemel bir mülteci akını, bu krizi kısa sürede tüm post-Sovyet alanı için ciddi bir sorun haline getirebilir.
Rusya ve Orta Asya ülkeleri gelişmeleri yakından izliyor. Durrand hattındaki tırmanma, Moskova’yı özellikle İran ve Çin’le Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) ve Kolektif Güvenlik Anlaşması Örgütü (KGAÖ) çerçevesinde daha aktif iş birliğine itebilir. Güney sınırlarındaki güvenlik durumu kötüleşirse bu iş birliği diplomatik seviyeden askeri düzeye taşınabilir.
Gelecek senaryoları: bitmeyen savaş ile yeni sınır düzeni arasında
Durrand hattı çevresindeki savaş kısa süreli bir şiddet patlaması değil; iki devleti, iki tarihi anlatıyı ve iki gelecek vizyonunu karşı karşıya getiren uzun vadeli bir süreçtir. Bu yüzden gelişmeleri haftalar ve aylar yerine yıllar ve on yıllar ölçeğinde öngörmek gerekir. Bugün üç ana senaryo öne çıkıyor:
Senaryo I: “Bitmeyen yıpratma savaşı” (en olası senaryo)
Bu senaryoda Afganistan-Pakistan çatışması dalgalı, uzun soluklu bir karakter kazanır — görece sakin dönemleri, yeni çatışma patlamaları izler. Taraflar “kontrollü tırmanma” taktiğini sürdürür:
– Pakistan, TTP’ye karşı hava saldırıları ve özel operasyonlarla yanıt verir.
– Afganistan, sınır karakollarına saldırılarla ve güç gösterileriyle misilleme yapar.
Hiçbir taraf resmen savaş ilan etmez; uluslararası sonuçlardan ve iç istikrarsızlıktan çekinir. Çatışma “eşiğin altında” kalır — resmi savaş statüsü olmadan gerçek kayıplar yaşanır.
Muhtemel sonuçlar:
– Bölge kronik bir istikrarsızlığa saplanır.
– Bölgesel entegrasyon projeleri (CPEC dahil) sürekli risk altında kalır.
– Hindistan, Çin ve İran gibi üçüncü aktörlerin çatışmayı dengelemedeki rolü artar.
– Durrand hattı, Hindistan ile Pakistan arasındaki Keşmir’deki kontrol hattı gibi, Orta Asya’nın “ebedi cephesi”ne dönüşür.
Başlıca riskler:
– Radikal örgütlerin güçlenmesi ve sınır ötesi faaliyetlerin artması.
– Dış aktörlerin çatışmaya doğrudan dahil olması.
– Pakistan’daki Peştun nüfus arasında ayrılıkçı eğilimlerin güçlenmesi.
Senaryo II: “Statükonun yeniden tanımlanması” (orta vadeli ihtimal)
Bu senaryoda iç ve dış dinamiklerin baskısı, Durrand hattının resmen tanınmadan fiilen yeniden tanımlanmasına yol açar. Afganistan, sınırın hukuki statüsünü tanımamaya devam eder, ancak taraflar pratik düzenlemelerde uzlaşabilir:
– Sınırın belirli bölümlerinde demarkasyon yapılır.
– Tampon bölgeler oluşturulur.
– Ortak güvenlik ve devriye mekanizmaları kurulur.
– TTP ile mücadelede koordinasyon sağlanır.
Bu senaryonun gerçekleşmesi için Çin gibi büyük aktörlerin etkin arabuluculuğu ve her iki tarafın da siyasi irade göstermesi gerekir.
Olası sonuçlar:
– Çatışmanın şiddetinin azalması ve iş birliği için zemin oluşması;
– Afganistan’ın yavaş yavaş bölgesel altyapı ve enerji projelerine dâhil edilmesi;
– Orta ve Güney Asya’nın kesişim noktasında yeni bir güvenlik modelinin şekillenmesi.
Riskler:
– Afganistan içinde, Durrand hattı üzerine yapılacak her türlü uzlaşının “ihanet” olarak görülmesi;
– Uzlaşmayı sabote etmeye çalışan radikal grupların olası provokasyonları.
Senaryo III: “Büyük Patlama” (düşük olasılıklı ama yıkıcı)
En tehlikeli senaryo, çatışmanın kontrolden çıkması ve tam ölçekli bir savaşa dönüşmesi. Bu ancak birkaç faktörün aynı anda gerçekleşmesiyle mümkün olur:
– TTP’nin Pakistan topraklarında çok sayıda sivilin ölümüne yol açan büyük bir terör saldırısı düzenlemesi;
– İslamabad’ın Afganistan’ın derinliklerine yönelik geniş kapsamlı hava harekâtı başlatması;
– Üçüncü bir tarafın silahlı müdahalesi veya Peştun bölgelerinde ayrılıkçı bir ayaklanma çıkması.
Böyle bir savaş felaket anlamına gelir: milyonlarca insanlık bir mülteci dalgası, radikalizmin yayılması, bölgesel projelerin çökmesi ve dış güçlerin çatışmaya çekilmesi. Bu sadece Güney Asya’yı değil, tüm Avrasya’yı istikrarsızlaştırabilecek bir gelişmedir.
Temel sonuçlar: Durrand hattı postkolonyal krizin aynası
- Durrand hattı yalnızca bir coğrafi sınır değil; hâlâ bölgenin stratejik haritasını belirleyen kolonyal mirasın bir sembolü. Afganistan’ın hattı tanımaması bir “kapris” değil, ulusal kimliğinin ve siyasi meşruiyetinin ayrılmaz parçası.
- Çatışma yapısal bir nitelik taşıyor: etnik, ideolojik ve tarihsel dinamiklerle besleniyor ve yalnızca askeri yöntemlerle çözülemez.
- ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi bir güç boşluğu yarattı; bu boşluğu Hindistan, Çin ve İran gibi yeni aktörler dolduruyor. Afganistan-Pakistan hattı artık çok daha geniş bir jeopolitik rekabetin sahnesi.
- Pakistan hem içeride TTP tehdidiyle hem de dışarıda daha bağımsız davranan bir Kabil’in baskısıyla iki cephede karşı karşıya.
- Çatışma, bir sınır anlaşmazlığından bölgesel düzen modellerinin stratejik çarpışmasına evriliyor.
Öneriler: Post-Durrand çağının stratejisi
- Afganistan – Pakistan – Çin arasında, güvenlik koordinasyonu, TTP ile mücadele ve sınır bölgelerinin ortak yönetimini kapsayan kalıcı bir üçlü format oluşturulmalı.
- Durrand hattının uluslararası meşruiyeti BM veya ŞİÖ aracılığıyla güçlendirilmeli. Hukuki tanıma mümkün olmasa bile, fiili statü ve olay çözüm mekanizmaları kayıt altına alınmalı.
- Afganistan’ın CPEC, TAPI, CASA-1000 gibi bölgesel projelere entegrasyonu teşvik edilmeli. Ekonomik karşılıklı bağımlılık, çatışma motivasyonunu azaltabilir.
- Sınırda güven artırıcı önlemler geliştirilmeli: ortak devriyeler, istihbarat paylaşımı, TTP’ye karşı ortak operasyonlar.
- İran, Rusya ve Orta Asya ülkeleri gibi bölgesel güçler çok taraflı bir diyalog formatına dâhil edilerek daha dayanıklı bir güvenlik mimarisi kurulmalı.
İmparatorlukların hayaletleri ve yeni gerçeklik
Durrand hattı yalnızca 19. yüzyılın jeopolitik mirası değil; postkolonyal dünyanın tüm dramını yansıtan bir aynadır. Britanyalı diplomatların kalemiyle çizilen sınırlar, 130 yıl sonra hâlâ kan dökmeye devam ediyor. Bugün kayalık dağlarda yaşanan çatışmalar geçmişin değil, geleceğin habercisi.
Çünkü burada olup bitenler yerel bir sınır kavgası ya da sıradan bir askeri olay değil. Bu, sınırların, kimliklerin ve ittifakların yeniden tanımlandığı uzun bir tarihsel sürecin başlangıcı. Ve bu süreç tamamlanmadıkça, Durrand’ın hayaletleri yeniden ve yeniden gölgelerden çıkacak, kanlı hasadını toplayacak ve dünyaya şu gerçeği hatırlatacak: Tarih bitmez — sadece biçim değiştirir.