...

Dünya siyasetinde bazı semboller vardır ki, kimseye açıklama gerektirmez. Berlin Duvarı, atom bombası, dolar, Süveyş Kanalı… Her biri uluslararası düzenin seyrini değiştiren dönüm noktalarını temsil eder. 21. yüzyılın başında bu listeye bir yenisi daha eklendi: hapishane. Artık sadece iç hukuk sisteminin bir parçası değil; küresel stratejinin aracı, uluslararası baskının kaldıraçı ve devletin alışılmış hukuk sınırlarının ötesinde hareket edebildiği bir mekân haline geldi.

Bu dönüşüm akademik panellerde değil, siyasetin tam ortasında şekilleniyor. ABD ile Orta Amerika’nın küçük ülkesi El Salvador arasında kurulan ittifak, yeni dönemin en çarpıcı örneği. ABD Başkanı Donald Trump ile El Salvador lideri Nayib Bukele’nin iş birliğiyle ortaya çıkan formül, ilk bakışta sadece göçle ilgili bir anlaşma gibi görünüyor: Amerika’dan sınır dışı edilen göçmenlerin devasa CECOT hapishanesine yerleştirilmesi ve bunun karşılığında ödeme yapılması. Oysa bu planın perde arkasında çok daha büyük bir tablo var.

El Salvador, tarihte ilk kez uluslararası bir “hapishane merkezi”ne, yani sınır aşan bir cezaevi alanına dönüşüyor. Göç, güvenlik, uluslararası hukuk, ekonomi ve ideoloji burada iç içe geçiyor. Bu, sadece yasadışı göç dalgasına ya da suç oranlarına tepki değil; egemenlik, sınırlar ve insan haklarının II. Dünya Savaşı sonrası kurulan liberal düzenle kıyasla bambaşka anlamlar kazandığı yeni bir kontrol mimarisinin inşası.

Hapishanenin iç güvenlik aracından küresel yönetim mekanizmasına dönüşmesi tam da bu noktada anlam kazanıyor. El Salvador bugün bir “istisna” değil, yarının birçok ülkesine ilham verecek bir “prototip”. Bu yüzden sorulması gereken temel soru şu: Trump ve Bukele ittifakı yeni bir dünya düzeni modeli mi inşa ediyor? Ve El Salvador’un uluslararası hapishane merkezi haline gelmesi, uluslararası hukuk ve küresel göç sistemi açısından nasıl sonuçlar doğuracak?

Guantanamo’dan CECOT’a: Hukukun ötesindeki hapishane

Bugünkü tabloyu anlamak için sadece Venezuela’dan gelen göçmenlerin hikayesine bakmak yetmez. “Sınır ötesi hapishane” fikri aslında yeni değil. 11 Eylül 2001 saldırılarından sonra ABD’nin Küba’daki Guantanamo Üssü’nde oluşturduğu özel tutuklama bölgesi, bu anlayışın ilk örneğiydi. Burada tutulanlar ne savaş esiri ne de sivil statüsündeydi. Bu alan Amerikan yargısının, Cenevre Sözleşmeleri’nin ve klasik hukuk prosedürlerinin tamamen dışındaydı.

Guantanamo sadece terör şüphelilerinin tutulduğu bir kamp değil, devletin olağanüstü tehditleri gerekçe göstererek hiçbir sınırlamaya tabi olmadan hareket edebileceği bir “hukuki boşluk” laboratuvarıydı. Yoğun eleştirilere ve uluslararası hukuk krizine yol açsa da, devletlerin küresel tehdit çağında geleneksel çerçevelere sığmayan yeni kontrol araçları arayışını gözler önüne serdi.

2023’te açılan devasa CECOT hapishanesi, bu mantığın sivil alandaki devamı niteliğinde. Guantanamo küresel terörle savaş döneminin “dış düşmanları” için tasarlanmıştı; CECOT ise yasa dışı göç, organize suç ve uluslararası çeteler gibi “iç tehditlerin” küresel nitelik kazandığı yeni çağın ürünü.

En dikkat çekici yeniliklerden biri, CECOT’a yalnızca hüküm giymiş suçluların değil, mahkeme tarafından suçluluğu kanıtlanmamış kişilerin de gönderilmesi. ABD’den sınır dışı edilen Venezuelalıların %75’inden fazlasının sabıka kaydı yok. Birçoğu sadece dövmeleri, giyim tarzları veya sosyal medya paylaşımları nedeniyle suçlanıyor. Bu artık klasik bir ceza siyaseti değil; devletin somut deliller yerine “şüpheyle” hareket ettiği, suç kriterlerinin bulanıklaştığı yeni bir önleyici tutuklama anlayışı.

El Salvador: Ceza siyaseti laboratuvarı

Yaklaşık 6,5 milyon nüfuslu küçük bir Orta Amerika ülkesi olan El Salvador, bundan on yıl önce dünyanın en tehlikeli yerlerinden biriydi. 2015’te cinayet oranı 100 bin kişide 103’e kadar çıkmış, maras adı verilen silahlı çeteler tüm mahalleleri kontrol eder hale gelmişti. Devlet, şiddet tekelini neredeyse tamamen kaybetmişti.

2019’da göreve gelen Nayib Bukele dönemi, bu tabloyu kökünden değiştirdi. Genç lider, çeteleri yok etmek için olağanüstü hal ilan etti, gözaltındaki kişilere tanınan temel hakları kaldırdı ve on binlerce kişiyi hapishaneye gönderdi. Beş yıl içinde cinayet oranı 19 kattan fazla düşerek 100 binde 1,9’a geriledi. Ancak bu “başarının” bedeli ağır oldu: El Salvador, yetişkin nüfusunun %2,6’sının parmaklıklar ardında olduğu, dünyadaki en yüksek tutukluluk oranına sahip ülke haline geldi.

CECOT, bu yeni gerçekliğin sembolü oldu. “Teröristleri Tutma Merkezi” olarak inşa edilen hapishane 40 bin kişilik kapasitesiyle bir “devlet içinde devlet” gibi işliyor. Avukat yok, aile ziyaretleri yasak, açık hava yok ve ışık hiç sönmüyor. Buraya yalnızca MS-13 ve Barrio-18 çete üyeleri değil, artık ABD’den sınır dışı edilen göçmenler de gönderiliyor.

Donald Trump ile Nayib Bukele’nin siyasi yakınlığı da saklama gereği duymadıkları bir gerçek. Bukele Washington’da “Binlercesini hapsettik diyorlar, ama biz milyonları özgürleştirdik” sözleriyle övünürken, Trump gülümseyerek “Bunu ben de uygulayabilir miyim acaba?” diye karşılık verdi. Bu sözler sadece bir espri değil; yeni çağın özünü anlatıyor: Toplumu hapsetmek, “özgürleştirmek” olarak pazarlanıyor ve ceza sistemi dış politika aracı olarak ihraç ediliyor.

Bu tabloda El Salvador bir “müttefik” değil, ABD’nin gerçek bir “ortağı”. Washington, her bir sınır dışı edilen göçmen için San Salvador’a yılda 20 bin dolar ödüyor. Böylece yeni bir iş birliği modeli doğuyor: ABD kendi gözaltı merkezlerini kurmak yerine başka ülkelerin ceza altyapısını kiralıyor. Bir zamanlar fabrikalarını sınır dışına taşıyan Amerika, şimdi hapishanelerini taşıyor.

Göç: Yeni nesil savaşın cephesi

Donald Trump’un göç politikasını anlamak için önce şu gerçeği kavramak gerekir: onun siyasal dünyasında göç bir insani mesele değil, bir savaş biçimidir. Bu savaş, iç istikrarı sarsar, demografiyi değiştirir, suç oranlarını artırır, kimliği aşındırır. Ve eğer mesele bir savaşsa, yöntemlerin de askeri olması gerekir: sınır dışı etme, toplama, tecrit.

Son on yılda ABD’de Venezuela kökenli nüfus hızla arttı. Nüfus Sayım Bürosu’nun verilerine göre sayıları 900 bini geçti. 2018’den bu yana en çok sığınma talebinde bulunan grup Venezuelalılar. ABD makamlarının iddiasına göre, bunların arasında Batı Yarımküresi’nin en tehlikeli çetelerinden biri olan ve Washington tarafından terör örgütü listesine alınan “Tren de Aragua” üyeleri de var.

Ancak bu örgütle bağlantıyı kanıtlamak neredeyse imkânsız. İşte burada Trump yönetiminin yaklaşımındaki temel fark ortaya çıkıyor: göç politikasında hukukun “masumiyet karinesi” yerini “tehlike varsayımına” bırakıyor. Suçun kanıtlanıp kanıtlanmadığı artık önemli değil; önemli olan kişinin çeteyle bağlantılı olabileceği ihtimali. Bu ihtimal bile sınır dışı etme ve hapse atma için yeterli sayılıyor.

Bu yaklaşım, göç politikasını hukukun alanından çıkarıp “önleyici güvenlik” mantığına taşıyor ve terörle mücadele doktrinlerine yaklaştırıyor. Potansiyel bir terörist suç işlememiş olsa da gözaltına alınabiliyorsa, potansiyel bir çete üyesi neden alınamasın? İşte göçü bir hukuk meselesi olmaktan çıkarıp güvenlik sorununa dönüştüren temel dönüşüm tam da budur.

Sınırdan hapishaneye: kontrolün yeni düzeni

El Salvador örneği, küresel göç mimarisinin köklü biçimde değiştiğini açıkça gösteriyor. 1990’lar ve 2000’lerin küreselleşme çağında devletler ekonomik çıkarlarla insani yükümlülükler arasında denge kurmak zorundaydı. Bugünse sahneye sert kontrol ve izolasyon araçları çıkıyor.

Sermaye ve teknoloji sınırları kolayca aşarken, insanlar için bu sınırlar giderek daha geçirimsiz hale geliyor. Ama artık kontrol sadece sınır hattıyla sınırlı değil. Daha derine, hapishanelere, gözaltı kamplarına, tutuklama merkezlerine taşınıyor. Burada hukuken belirsiz, fiziksel olarak kapalı, siyasi olarak ise tamamen kontrol edilebilir yeni bir mekân türü doğuyor.

CECOT artık yalnızca bir hapishane değil. Yabancı devletler tarafından finanse edilen, ülke sınırlarının dışında kurulabilen ve yerel yargıdan bağımsız işleyen yeni bir “cezaevi ağının düğüm noktası.” Eğer El Salvador modeli başarılı olursa, Orta Amerika’dan Afrika’ya, Güneydoğu Asya’ya kadar birçok ülke onu izleyecek. Şimdiden Honduras, Guatemala ve Ekvador’da benzer merkezlerin kurulması önerileri konuşuluyor.

Bu, bizi yeni bir küresel düzene götürüyor: burada sınır ötesi hapishaneler istisna değil, norm olacak. Bu düzenin başlıca aktörleri artık sadece mahkemeler ve yasalar değil; “başkalarının mahkûmları için kiralık kapasite” sunan hükümetler de olacak.

Mart 2025’te Trump ve Bukele’nin Beyaz Saray’da “binlercesini hapsettik ama milyonları özgürleştirdik” repliklerini değiştirdikleri an, yalnızca siyasi yakınlığın göstergesi değildi. Hapishanenin iç güvenlik kurumu olmaktan çıkıp küresel yönetim aracına dönüştüğü yeni bir siyasal gerçekliğin doğuşuydu. Bu yeni düzende mahkûm artık sadece bir suçlu değil; bir meta, bir pazarlık unsuru, uluslararası siyasette bir değişken.

El Salvador artık sadece yetişkin nüfusunun %2,6’sını parmaklıklar ardına atan bir ülke değil, oluşmakta olan “küresel cezaevleri ağının” kilit halkası.

‘Mahkûm pazarı’: yeni nesil küresel ticaret

Bu sürecin arkasındaki ekonomik mantık basit ama etkili. ABD’nin yasadışı göçmenleri kitlesel biçimde sınır dışı etmesinin önünde iki büyük engel vardı: maliyet ve altyapı. Federal bir hapishanede bir mahkûmun yıllık masrafı ortalama 42 bin dolar. Üstelik tesisler dolup taşmış durumda ve yenilerini inşa etmek yerel halkın direnişiyle, çevreci protestolarla karşılaşıyor. El Salvador’un önerisi ise net: liberal standartlara ve politik doğruculuğa aldırmadan inşa edilmiş CECOT’ta bir mahkûm için yıllık 20 bin dolar. Yani yarı maliyet, sıfır iç siyasi risk.

Bu model bulaşıcı olabilir. ABD, on binlerce istenmeyen göçmen ve suçludan bu yolla kurtulabiliyorsa neden Guatemala, Honduras, Paraguay ya da Ekvador’la benzer anlaşmalar yapmasın?

Böylece ortaya “mahkûm pazarı” denebilecek yeni bir küresel ticaret alanı çıkıyor. Küresel Güney ülkeleri, hapishane kapasitelerini Küresel Kuzey’e kiralıyor. Bu bir kurgu değil: Dünya Bankası’na göre dünyada yaklaşık 11,5 milyon mahkûm var; bunun neredeyse 2 milyonu ABD’de. Amerikan cezaevi sistemi vergi mükelleflerine yılda 80 milyar dolardan fazla bir yük getiriyor. Bu yükü “hapishane dış kaynak kullanımı” yoluyla hafifletmek, hem harcamaları azaltmak hem de iç kontrolü artırmak isteyen siyasetçiler için cazip hale gelebilir. Bugün söz konusu olan birkaç yüz Venezuelalı iken, yarın on binlerce kişinin El Salvador ya da başka “cezaevi off-shore” merkezlerine gönderilmesi gündeme gelebilir.

Hukukun ötesinde gri alan

Bu yeni olgu sadece ekonomiyle sınırlı değil. Sınır ötesi hapishaneler, insan haklarının evrenselliği ve hukukun üstünlüğü üzerine kurulu II. Dünya Savaşı sonrası uluslararası düzenin temelini sarsıyor. Klasik sistemde devlet, gözaltına aldığı ya da sınır dışı ettiği kişilerin haklarından sorumludur. Ancak onları başka bir devletin yetkisine devrettiğinde, bu sorumluluk alanının dışına çıkmış olur. Ortaya benzersiz bir “hukuki gri alan” çıkar: sorumluluk dağılır, ihlaller “kimsenin suçu değilmiş” gibi görünür.

CECOT örneğinde bu durum tüm çıplaklığıyla görülüyor. ABD makamları sınır dışı edilen Venezuelalıların “Tren de Aragua” adlı terör örgütünün üyeleri olduğunu iddia ediyor. Fakat ortada hiçbir somut delil yok, dava açılmamış, suç bağlantısı çoğu zaman dövmeler ya da davranış biçimleri gibi subjektif ölçütlere indirgenmiş durumda. Buna rağmen bu insanlar sınır dışı edildikten sonra avukat erişimi olmadan, itiraz hakkı tanınmadan ömür boyu hapis koşullarında tutuluyor.

Uluslararası hukuk açısından bu, Medeni ve Siyasi Haklar Uluslararası Sözleşmesi’nin ve İşkenceye Karşı Sözleşme’nin açık ihlali. Peki kim sorumlu? ABD, kişilerin artık kendi topraklarında olmadığını söyleyerek yükümlülüğünü reddediyor. El Salvador ise kendi yasalarına göre hareket ettiğini savunuyor. Sonuçta ortaya bir “hukuki limbo” çıkıyor: İnsanlar mahkemesiz, yargısız bir şekilde ömür boyu hapsedilebiliyor ve bunun hesabını kimse vermiyor.

Hukuki boşluktan küresel tehdide: CECOT’un tehlikeli mirası

İşte tam da bu hukuki boşluk, CECOT’u tehlikeli bir emsal haline getiriyor. Eğer mahkûmların daha zayıf adalet standartlarına sahip ülkelere devredilmesi uygulaması yaygınlaşırsa, küresel sistemde devlet ile birey arasındaki denge kökten değişebilir. Uzman çevrelerinde şimdiden özel şirketler tarafından işletilecek “ceza bölgeleri” kurulması ya da yabancı vatandaşların tutulmasına yönelik ikili anlaşmalar imzalanması gibi fikirler tartışılıyor. Bütün bunlar, “egemenlik” kavramının uluslararası hukuku dolanmak için bir araca dönüşmesi ve insan haklarının devletlerin siyasi iradesine bağlı, koşullu bir kategoriye indirgenmesi riskini beraberinde getiriyor.

Yeni sağ dalganın ideolojik manifestosu

Trump ile Bukele’nin ittifakının temelinde sadece pragmatizm değil, güçlü bir ideolojik bağ da yatıyor. Her iki lider de kendilerini liberal küreselciliğin karşıtı, “demir yumruk” yönetim tarzının ve geleneksel değerlerin savunucusu olarak sunuyor. Ortaklıkları, devlet iktidarının doğasını yeniden tanımlamayı amaçlayan yeni sağ dalganın manifestosu niteliğinde. Bu bakış açısında insan hakları ve uluslararası kurumlar evrensel değerler olarak değil, Küresel Kuzey elitlerinin dayattığı baskı araçları olarak görülüyor. El Salvador’u bir “hapishane merkezi”ne dönüştürerek Trump ve Bukele, alternatif bir düzenin mümkün olduğunu ilan ediyor: devletin yeniden mutlak egemen olduğu, birey haklarının toplum güvenliğinin gerisinde kaldığı bir düzen.

Küresel etkiler: Washington’un Orta Amerika’ya dönüşü

Bu projenin jeopolitik etkisi Orta Amerika’nın çok ötesine uzanıyor. İlk olarak, ABD’nin Çin ve Rusya’nın artan nüfuzu karşısında zayıflayan bölgesel etkisini yeniden güçlendiriyor. El Salvador, güvenlik ve göç politikası alanında Washington’un kilit ortağına dönüşürken, Bukele siyasi koruma ve finansal destek elde ediyor.

İkinci olarak, CECOT projesi göç baskısıyla boğuşan diğer devletler için bir model haline gelebilir. Kuzey Afrika’da mülteci kampları kurmayı tartışan Avrupa ülkeleri El Salvador deneyimini dikkatle izliyor. Brüksel’de üçüncü ülkelerle anlaşmalar yaparak göçmenlerin ekonomik yardım karşılığında buralarda tutulmasını öneren sesler yükseliyor.

Yeni diplomatik kriz türü: ‘hapishane krizleri’

Ancak bu yaklaşımın ciddi yan etkileri de var. Hapishanelerin uluslararası politika aracı haline gelmesi, vatandaşları bu tür “cezaevi off-shore”larına gönderilen ülkelerle kaçınılmaz olarak gerilim yaratacak. Venezuela, CECOT’ta tutulan vatandaşlarının serbest bırakılması talebiyle çoktan Birleşmiş Milletler’e başvurdu ve tutuklamaların yasadışı olduğunu ilan etti. Uygulama yaygınlaşırsa Afrika ile Avrupa, Asya ile Avustralya arasında benzer krizler patlak verebilir. Yeni bir diplomatik çatışma biçimi doğacak: tarafların toprak veya kaynak değil, mahkemeye çıkmadan hapsedilen binlerce insanın kaderi için pazarlık yaptığı “hapishane krizleri”.

İç politikadaki etkiler ve toplumsal radikalleşme riski

Bu modelin önemli bir iç siyasi etkisi de var. Kitlesel sınır dışı ve mahkûmların yurtdışına devri, ABD ve Avrupa’da göçmen karşıtlığı ve suçla mücadele söylemleri üzerinden prim yapan popülistlerin elini güçlendirebilir. Ama aynı zamanda bu uygulamalara maruz kalan topluluklarda radikalleşmeyi tetikleyebilir. Venezuela örneğinde son yıllarda ülkesini terk edenlerin sayısı 8 milyona yaklaştı. Bunların bir kısmının “mahkeme kararı olmaksızın şüpheli” ilan edilmesi, bölgede yeni bir anti-Amerikan dalga yaratabilir ve Batı karşıtı hareketlerin etkisini artırabilir.

21. yüzyılın yeni gücü: insan akışlarını kontrol etmek

Uzun vadede şekillenmekte olan bu yeni cezaevi mimarisi, küresel düzenin dayanaklarından biri haline gelebilir. 19. ve 20. yüzyıllarda toprak ve deniz yolları üzerindeki kontrol nasıl küresel gücün anahtarı olduysa, 21. yüzyılda bu rolü insanlar üzerindeki kontrol — göçmenler, mülteciler, mahkûmlar — üstlenebilir. Bu bağlamda hapishane artık adalet zincirinin son halkası değil, başlangıcıdır. Suçun sonucu değil, suçun önlenmesinin aracı; ceza değil, siyasetin kendisidir.

İşte Trump ile Bukele ittifakının sembolize ettiği derin dönüşüm burada yatıyor. Onlar sadece bir hapishane inşa etmiyorlar; özgürlük ve tutsaklık kavramlarının sadece hukukla değil, jeopolitik güç dengeleriyle belirleneceği yeni bir dünya düzeni inşa ediyorlar. El Salvador bu düzende bir periferiden ibaret değil; devletin iktidarın doğasıyla deney yaptığı bir gelecek laboratuvarı.

Uluslararası toplumun önünde duran soru artık bu modelin ne kadar insancıl olup olmadığı değil. Soru, bu modelin bir norm haline gelip gelmeyeceği.

21 yüzyılın ilk çeyreğinde küresel siyasetin ana gündemleri iklim, dijital devrim ve pandemilerdi. Önümüzdeki yıllarda bu listeye bir başlık daha eklenecek: insan akışlarını kontrol etme mimarisi. Göç, demografi, güvenlik ve hukuk birbirine her zamankinden daha sıkı bağlanarak yeni bir uluslararası düzenin iskeletini oluşturuyor. El Salvador’un uluslararası bir hapishane merkezine dönüşmesi, yerel bir gelişme değil; çok daha büyük bir dönüşümün göstergesi. Küresel Kuzey devletlerinin en hassas politikalarını kendi sınırlarının ötesine taşıyarak riskleri ve tehditleri yönetmenin yeni yollarını nasıl aradığını gözler önüne seriyor.

Birinci senaryo: Hapishane merkezlerinin kurumsallaşması

En olası ve mantıklı senaryo, “El Salvador modeli”nin kurumsallaşarak büyümesi. Eğer CECOT projesi başarılı olursa — yani ABD’nin iç cezaevi sistemindeki yükü ciddi şekilde azaltır, suç oranlarını düşürür ve seçmenlere sert bir göç politikası sunarsa — benzer anlaşmalar diğer ülkelerle de yapılmaya başlanacak. OECD uzmanlarına göre bugün Küresel Güney’de yaklaşık 26 ülke, fazla cezaevi kapasitesine sahip ve bunu kiralamaya hazır. Orta Amerika’da Guatemala, Honduras ve Nikaragua; Güney Amerika’da Paraguay ve Bolivya; Afrika’da Uganda ve Ruanda; Asya’da Filipinler ve Kamboçya bunların başında geliyor.

Bu senaryo çerçevesinde yeni bir uluslararası iş birliği biçimi ortaya çıkacak: bir ülke yalnızca mahkûmları değil, onların tutulmasından doğan sorumluluğu da başka bir devlete devredecek. Böylece ulusal yargıların ve uluslararası sözleşmelerin dışında işleyen, sınır aşan bir hapishane ağı oluşacak. Küresel Güney ülkeleri için bu döviz geliri ve siyasi nüfuz anlamına gelirken, Küresel Kuzey için politik olarak hassas işlevleri sınır ötesine taşımanın bir yolu olacak.

Ancak bu senaryonun riskleri açık: Kitlesel tutuklamaları ve sınır dışı uygulamalarını teşvik eder, uluslararası hukuk standartlarını aşındırır ve mahkûmların pazarlık konusu olduğu bir “hapishane diplomasisi”ne kapı aralar. Bukele’nin sınır dışı edilen Venezuelalıları, Maduro’nun siyasi mahkûmlarıyla takas etme önerisi, bu aracın nasıl kolayca politikaya dönüşebileceğini gösteriyor.

İkinci senaryo: Bölgeselleşme ve parçalanma

Daha sınırlı ama mümkün bir diğer senaryo, hapishane modelinin bölgesel düzeyde uygulanması. Bu durumda hapishane merkezleri küresel bir ağ haline gelmez, ama belirli bölgelerde yaygın biçimde kullanılır. ABD, El Salvador’la ve muhtemelen diğer Orta Amerika ülkeleriyle iş birliğini geliştirir. Avrupa Birliği, Sahel ve Orta Doğu’dan gelen yasa dışı göçmenleri tutmak için Kuzey Afrika’da — Fas, Tunus veya Mısır’da — benzer merkezler kurar. Avustralya, Naura ve Papua Yeni Gine’deki offshore kamplarını güçlendirir; Birleşik Krallık ise göçmenleri Ruanda’ya gönderme planına geri döner.

Bu senaryo küresel düzen açısından ilkine göre daha az riskli olsa da, uluslararası hukuktaki çifte standartları pekiştirir. BM ve bölgesel mahkemeler ihlalleri kaydetmeye devam edecek, ancak devletler kendi egemenlik haklarını öne sürerek bu kararları görmezden gelecek. Sonuç: artan hukuki çatışmalar, iade ve tutuklu statüsü konusundaki krizler ve evrensel sözleşmelerin yerine ikili anlaşmaların öne çıkması.

Ayrıca bölgeselleşme, hapishane merkezlerinin bulunduğu ülkelerde siyasi istikrarsızlık riski doğurur. El Salvador şimdiden binlerce yabancı göçmeni barındırmanın yol açtığı iç gerilimlerle karşı karşıya. Ölçek büyürse bu merkezler saldırıların hedefi olabilir, isyanlara sahne olabilir ve hükümetlere karşı baskı aracına dönüşebilir.

Üçüncü senaryo: Direniş ve karşı tepki

Son olarak, sınır ötesi hapishanelerin yayılması güçlü bir uluslararası tepki doğurabilir. BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri, şimdiden mahkeme kararı olmadan yapılan sınır dışı uygulamalarını ve göçmenlerin işkenceyle eşdeğer koşullarda tutulmasını sert şekilde eleştiriyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, mahkûmların hak garantileri olmadan üçüncü ülkelere gönderilmesiyle ilgili davaları görüşüyor. CECOT uygulaması yaygınlaşırsa bu kurumların baskısı artacak.

Siyasi tepki de olası. Latin Amerika, Afrika ve Avrupa’daki sol ve liberal hükümetler, ABD ve müttefiklerini Küresel Güney’i “insan atıklarının çöplüğü” gibi kullanmakla suçlayan bir “cezaevi neokolonyalizmi” karşıtı koalisyon kurabilir. Bu da alternatif fikirlerin doğmasına yol açabilir: örneğin BM himayesinde uluslararası merkezler kurulması ya da mahkûm transferini düzenleyen yeni sözleşmelerin hazırlanması gibi.

Ancak bu senaryo, giderek derinleşen jeopolitik kutuplaşma ortamında, uluslararası toplumun güçlü bir şekilde birleşmesini gerektirir ki bu şu an için pek olası görünmüyor. Büyük ihtimalle tepki noktasal ve sınırlı kalacak; bu da cezaevi mimarisinin eleştirilere rağmen ilerlemesine izin verecek.

Yeni düzenin çekirdeği: 2025–2030’un ceza mimarisi

Bu üç senaryoyu ortak paydada buluşturan nokta açık: yeni hapishane mimarisi, 2025–2030 küresel siyasetinin temel unsurlarından biri olacak. İç ve dış güvenlik arasındaki dengeyi değiştirecek, uluslararası hukuku dönüştürecek ve insan hakları ile egemenlik kavramlarını yeniden tanımlayacak.

Bu durum devletlere, kurumlara ve özel sektöre yalnızca risk değil, fırsat da sunuyor. Bu fırsatları değerlendirmek ve riskleri en aza indirmek için stratejik adımların bugünden atılması gerekiyor.

Devletler için öneriler

– Uluslararası cezaevi anlaşmaları için açık ve bağlayıcı çerçeveler oluşturulmalı. Bu çerçeveler mahkûmların temel haklarının korunması, avukatlara erişim hakkı ve uluslararası denetim mekanizmalarını içermelidir.

– Mahkûmların yurt dışına transferinde suistimalleri ve siyasi amaçlı kullanımı önlemek için ulusal düzeyde parlamenter ve yargısal denetim mekanizmaları kurulmalıdır.

– Dışişleri kurumları, özellikle insan hakları sicili tartışmalı ülkelerle ilişkilerinde cezaevi anlaşmalarını bir dış politika unsuru olarak hesaba katmalıdır.

Uluslararası kurumlar için öneriler

– Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi, sınır ötesi mahkûm barındırma konusunu düzenleyecek yeni bir uluslararası sözleşmenin hazırlanmasını başlatmalıdır. Bu sözleşme, asgari standartları tanımlamalı ve tarafların sorumluluğunu açıkça ortaya koymalıdır.

– Uluslararası Ceza Mahkemesi ve diğer yargı organları, sınır ötesi hapishanelerde yaşanan hak ihlalleriyle ilgili davaları ele alacak prosedürler geliştirmelidir.

– IMF ve Dünya Bankası, gelişmekte olan ülkelerdeki cezaevi projelerine finansman sağlarken, bu projelerin hukuki standartlara ve şeffaflığa uygunluğunu bir önkoşul haline getirmelidir.

İş dünyası ve sivil toplum için öneriler

– Cezaevi inşası ve işletmesinde yer alan özel sektör aktörleri, uluslararası insan hakları normlarına uygun denetim ve uyum (compliance) mekanizmaları kurmalıdır.

– Sivil toplum kuruluşları ve insan hakları örgütleri, sınır ötesi hapishaneleri izlemek ve şeffaflığı sağlamak amacıyla uluslararası koalisyonlar oluşturmalıdır.

Yeni çağın eşiğinde: Hapishanenin küreselleşmesi

Trump ile Bukele ittifakından doğan dünya, hapishanenin artık devletin iç meselesi olmaktan çıkıp küresel iktidar mimarisinin bir unsuru haline geleceği bir dünya olacak. Bu dünyada mahkûmlar, sermaye ve veri kadar kolay sınır aşacak. Egemenlik yalnızca kendi vatandaşlarını korumak için değil, başka devletlerin vatandaşlarını tutmak için de kullanılacak. Ve insan hakları bir teminat olmaktan çıkıp, pazarlık konusu haline gelecek.

Asıl mesele bu sürecin durdurulup durdurulamayacağı değil. Tarih bize kontrol teknolojilerinin bir kez ortaya çıktıktan sonra yok olmadığını gösteriyor. Mesele, uluslararası toplumun bu yeni aracı bir tehdide dönüşmeden faydaya çevirecek çerçeveler kurup kuramayacağıdır.

21 yüzyılın ortasındaki küresel düzenin şekli, verilecek bu cevaba bağlı olacak.

Etiketler: