2025 baharında Avrupa Birliği ve Birleşmiş Milletler’in İran’a karşı yaptırımları yeniden devreye sokması, Ortadoğu’da taşları yerinden oynatan en kritik gelişmelerden biri oldu. Resmi olarak 2015 öncesine ait yaptırımların güncellenmiş versiyonu dense de, gerçekte bu karar yeni bir jeopolitik fırtınanın başlangıcına işaret ediyor. Bölgesel güçlerin, küresel aktörlerin ve İran iç siyasetinin iç içe geçtiği bu tablo, Tahran’ı hem dışarıda hem de içeride daha agresif bir rotaya sürüklüyor.
2015 Viyana anlaşması ve çöken umutlar
Hikâyenin başlangıç noktası, Temmuz 2015’te Viyana’da imzalanan nükleer anlaşma. O dönemde İran, “Avrupa üçlüsü” (İngiltere, Fransa, Almanya), ABD, Rusya, Çin ve AB masaya oturmuş, Tahran’ın uranyum zenginleştirme programını kısıtlaması karşılığında yaptırımların kaldırılması kararlaştırılmıştı. İran; santrifüjlerin sayısını azaltmayı, uranyumu %3,67’nin üzerinde zenginleştirmemeyi, stokları sınırlamayı ve denetçilere kapıları açmayı kabul etmişti. Karşılığında Batı yaptırımları kaldırdı, İran ekonomisi nefes aldı ve Avrupa ile ticaret 20 milyar avroya kadar çıktı.
Ancak 2018’de ABD Başkanı Donald Trump anlaşmadan çekilerek Tahran’a “maksimum baskı” politikası uyguladı. Avrupa, INSTEX adlı özel mekanizmayla anlaşmayı kurtarmaya çalıştı ama başarısız oldu. İran ise 2019’dan itibaren adım adım nükleer faaliyetlerini hızlandırdı.
Nükleer programda tehlikeli eşik
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) Ocak 2025 verilerine göre İran, 5.500 kilo zenginleştirilmiş uranyum stokladı. Bunun 180 kilosu %60 oranında zenginleştirilmiş durumda. Bu, nükleer silah üretimi için gereken %90 seviyesine yalnızca “bir adım” uzaklık demek. Natanz ve Fordo tesislerinde yeni nesil IR-6 ve IR-8 santrifüjleri devreye alındı. Üstelik UAEA denetçilerinin giremediği askeri tesislere uranyum taşındığına dair raporlar, tabloyu daha da tehlikeli kılıyor.
Bu nedenle İngiltere, Fransa ve Almanya İran’ı “Viyana anlaşmasının hemen her maddesini ihlal etmekle” suçladı. Ağustos 2025’te BM Güvenlik Konseyi’ne resmi başvuru yapıldı, Ekim ayında yaptırımlar geri döndü: İran’ın 300’den fazla şirket ve bankasının yurtdışı varlıkları donduruldu, petrol ve petrokimya ihracatı yasaklandı, teknoloji transferleri sınırlandı, üst düzey yetkililere vize engelleri getirildi.
Tahran’ın cevabı: nükleer direniş
Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, aylardır Avrupa’yı ikna etmeye çalışsa da sonuç çıkmadı. Son sözü yine İran’ın en güçlü aktörü, dini lider Ali Hamaney söyledi. “Batı, İran diz çökene kadar durmayacak. O halde bizim görevimiz nükleer kapasitemizi ve savunmamızı artırmak” sözleri, diplomasi kapısını fiilen kapattı. Parlamentoda 71 milletvekili, ülkenin savunma doktrinini yeniden yazmayı ve açıkça nükleer silah seçeneğini gündeme almayı istedi. Bu, İslam Cumhuriyeti tarihinde ilk kez resmen dillendirilen bir çıkıştı.
Ekonomide çöküş senaryosu
Yaptırımların en ağır darbesi İran’ın can damarı olan petrol ihracatına geldi. Günlük 3,2 milyon varil üretim yapan ülke, bunun yaklaşık yarısını satabiliyordu. Çin, Hindistan ve bazı Asya ülkeleri dolambaçlı yollardan alım yapıyordu ama Avrupa piyasasının kapanması milyarlarca dolarlık kayıp anlamına geldi. Merkez Bankası verilerine göre ülkenin döviz rezervleri 2017’deki 110 milyar dolardan 2025 Eylül’ünde 54 milyara düştü. Riyal, serbest piyasada hızla değer kaybetti: Temmuz’da 580 bin olan kur, Eylül’de 820 bine çıktı. Enflasyon resmi rakamlara göre %58’i, bağımsız kaynaklara göre %75’i aştı. Gıda ve ilaç fiyatları bir yılda %92 yükseldi.
Bu tabloya elektrik ve su kesintileri, maaşların ödenmemesi ve akaryakıt sıkıntısı eklenince ülke çapında 400’ü aşkın protesto yaşandı. Tebriz’de öğretmenler greve gitti, Abadan ve Bender Abbas’ta rafineri işçileri üretimi durdurdu. Ancak rejim, Temmuz’dan bu yana fiili sıkıyönetim uyguluyor. Özellikle Doğu ve Batı Azerbaycan ile Erdebil, Urmiye gibi bölgelerde sert baskılar, toplu gözaltılar ve kültürel merkezlerin kapatılması dikkat çekiyor.
Uluslararası tablo ve İran etrafındaki jeopolitik denge
Washington’un sertleşen çizgisi
Donald Trump’ın Ocak 2025’te ikinci kez ABD başkanı olarak göreve başlamasıyla birlikte, Washington’un İran’a yönelik politikası daha da sertleşti. Şubat ayında yaptığı açıklamada, “İran’ın nükleer silaha asla sahip olmasına izin vermeyeceğiz. Dünya’yı kandırabileceklerini sanıyorlarsa yanılıyorlar” diyerek net bir kırmızı çizgi çizdi.
Temmuz’da ise ABD yönetimi, İran petrolü ve petrol ürünlerine yüzde 100 gümrük vergisi getirdi. Bu adım, Avrupa yaptırımlarıyla eşgüdümlü olarak, Tahran için neredeyse tam bir ablukaya dönüştü. Aynı dönemde Katar’daki El-Udeyd üssü başta olmak üzere Kuveyt, Bahreyn ve BAE’deki Amerikan üsleri alarma geçirildi. Ağustos’ta ise Pentagon, USS Gerald R. Ford uçak gemisi grubu eşliğinde Körfez’e yeni bir güç gösterisi yaptı.
Washington’un stratejisi açık: maksimum baskı, askeri caydırıcılık, diplomatik izolasyon. Ancak masada hâlâ küçük bir “pazarlık penceresi” bırakıyorlar. Şart ise tek: İran’ın uranyum zenginleştirmeyi yüzde 5’in üzerinde tamamen durdurması.
İsrail’in sert resti
İsrail ise bu tabloda daha da kararlı ve sert bir tutum takınıyor. Başbakan Binyamin Netanyahu, 2025 baharında, “İran’ın nükleer güç olmasına izin vermeyeceğiz. Gerekirse tek başımıza hareket ederiz” dedi.
Mart–Nisan aylarında İsrail Hava Kuvvetleri, Devrim Muhafızları’na (Kudüs Gücü dahil) ait tesislere bir dizi saldırı düzenledi. İsrail basınına göre bu operasyonlarda otuzdan fazla general öldürüldü, İsfahan ve Kirmanşah’taki füze depoları vuruldu.
Aynı zamanda Mossad sahada aktifleşti. Haziran’da Natanz’da çalışan iki nükleer bilim insanı ortadan kaldırıldı, Temmuz’da ise Fordo tesisinin kontrol sistemlerini felç eden büyük bir siber saldırı gerçekleşti. Netanyahu’nun “her gecikme, İsrail’in varlığına tehdittir” çıkışı, Tel Aviv’in gerekirse tek taraflı önleyici saldırı yolunu açık tuttuğunu gösteriyor.
Çin’in ikileminde kırılgan denge
Çin, İran’ın en büyük petrol müşterisiydi: yaptırımlar öncesi günde yaklaşık 900 bin varil ithal ediyordu. Ancak Pekin, Trump’ın açtığı ticaret savaşlarını da hesaba katmak zorunda. Bu yüzden temkinli konuşuyor. Temmuz 2025’te Çin, yaptırımların dönüşünden “üzüntü duyduğunu” açıkladı, ancak BM Güvenlik Konseyi kararıyla uyacağını belirtti. Aynı zamanda Şanghay’da yeni bir diyalog süreci önerdi.
Buna rağmen, Ağustos itibarıyla Çin’in İran’dan alımları yüzde 40 geriledi. Pekin, açığı Suudi Arabistan ve Rusya’dan karşılamaya başladı. Bu, Tahran için yıkıcı bir darbe: en büyük müşterisini kaybetmek, bütçeyi doğrudan vurdu.
Moskova’nın ikili oyunu
Rusya, geleneksel olarak Tahran’ın yanında dursa da 2025’te kendi sıkışmışlığı nedeniyle eli kolu bağlı. Kendi petrolünü Çin’e rekor seviyelerde satıyor: Eylül’de günde 2,5 milyon varile ulaşıldı. Bu, İran’ı Çin pazarından iyice itti.
Moskova, Suriye’de İran’la sahada işbirliği yaparken enerji piyasasında doğrudan rakip. Nükleer meselede ise dikkatli: Temmuz ayında Rusya Dışişleri, “yaptırımlara karşıyız ama İran da makul çerçevede kalmalı” açıklaması yaptı. Yani Kremlin, Tahran’a siyasi destek verirken ekonomik pastayı paylaşmaya niyetli değil.
Riyad ve Körfez’in tavrı
Suudi Arabistan, yaptırımların dönüşünü memnuniyetle karşıladı. Riyad için Tahran, bölgesel istikrarın en büyük tehdidi. Temmuz’da Suudi Dışişleri Bakanı, “Nükleer tehdidi önleyecek her adımı destekleriz” dedi. Ardından ABD ile ortak savunma anlaşması kapsamında Körfez kıyısındaki petrol tesislerini korumak için Patriot ve THAAD sistemleri konuşlandırıldı.
BAE ve Bahreyn de açıkça Batı’nın çizgisine katıldı. Kuveyt ve Katar daha temkinli davransa da Tahran’la temaslarını azalttı.
Ankara’nın hassas dengesi
Türkiye’nin pozisyonu ise çok daha karmaşık. Bir yanda İran’la 12 milyar dolarlık ticaret hacmi, doğalgaz ve elektrik anlaşmaları var. Öte yanda Batı’nın olası ikincil yaptırımlarının gölgesi.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Ağustos’ta “Biz yaptırımlara da nükleer silaha da karşıyız. Türkiye ulusal çıkarlarını korumaya ve bölgesel istikrarı savunmaya devam edecek” diyerek çizgiyi koydu.
Pratikte Ankara denge siyaseti izliyor: İran’la ticareti koruyor ama ödemeleri kısmen ulusal para birimlerine kaydırıyor. Ayrıca bağımlılığı azaltmak için Azerbaycan’dan daha fazla doğalgaz alımı planlıyor.
Enerji, ekonomi ve lojistik: krizin faturası
2025’te petrol piyasasının tepkisi on yıl öncesinden farklı. Fiyatlarda ani sıçramalar yaşansa da kısa sürede dengeleniyor. Yaz aylarında Brent fiyatı yüzde 15 fırladı, fakat birkaç gün içinde tekrar 66–67 dolar bandına oturdu. WTI da 62–63 dolar seviyesinde. Bu tablo, küresel arz fazlasının İran’ın kaybını telafi ettiğini, talebin zayıf kaldığını gösteriyor.
Avrupa Birliği, Viyana sonrası kaldırdığı tüm sınırlamaları yeniden devreye soktu. ABD ise yüzde 100’lük gümrük vergileriyle baskıyı daha da artırdı. İran’ın ihracatı artık neredeyse tamamen “gri kanallara”, üçüncü ülke rotalarına ve takas yöntemlerine dayanıyor.
Kızıldeniz’deki Husilerle bağlantılı her saldırı haberi, sigorta primlerini zıplatıyor. Daha kritik olan ise Hürmüz Boğazı. Kısa süreli bir kapatma bile fiyatları küresel ölçekte patlatır. İran, bu adımı henüz atmıyor çünkü kendi ayağına kurşun sıkmak istemiyor. Ancak tehdit havada asılı duruyor.
Sigorta şirketleri risk primlerini şimdiden yükseltti. Armatörler, pahalı da olsa güvenli rotaları tercih ediyor. Bu da maliyetleri zincirleme olarak artırıyor. Çin ve Hindistan hâlâ başlıca alıcılar olsa da hacimler düştü. Çin’in ithalatı yarıya inerken, İran’ın petrolünü Brent’e kıyasla ağır indirimlerle satması döviz girişini daha da azaltıyor.
Önümüzdeki çeyreklerde piyasada yatay bir seyrin devam etmesi bekleniyor. Kalıcı sıçramalar değil, yeni saldırıların tetikleyeceği kısa şoklar öne çıkacak. Esas artış ise petrolün fiyatından değil, taşımacılık ve sigorta maliyetlerinden kaynaklanıyor.
İran’da siyasi dinamikler
Gücün merkezinde Hamaney ve KSYÖ
2025’te İran’daki güç dengesi her zamankinden daha net: nükleer program ve savunma stratejisi doğrudan dini lider Ali Hamaney ve Devrim Muhafızları’nın (KSYÖ) elinde. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın rolü sembolik kalıyor; o, müzakere çağrıları yapabiliyor ama karar mekanizmasının gerçek patronu değil. “12 günlük savaş”ta otuz generalin kaybı, kadroları zayıflatsa da disiplin zincirini daha da sıkılaştırdı. Yerlerine gelen isimler daha bağımlı ve kontrol edilebilir çıktı.
Savaş sonrası İran tam anlamıyla bir gözetim toplumuna dönüştü. Toplu gözaltılar, ev baskınları, casusluk yasaları ve yeni idam kararları, toplumsal enerjiyi felç etti. Korku ve baskı rejimi kısa vadede istikrar görüntüsü verse de uzun vadede yorgunluğu ve gizli öfkeyi biriktiriyor.
Reformcu kanadın —Pezeşkiyan ya da Hasan Ruhani gibi isimlerin— tek gerçek çıkış yolu artık nükleer dosya değil, sosyal-ekonomik hamleler: ilaç desteği, sübvansiyonlar, sanayiye can suyu. Ancak bu adımlar da KSYÖ’nün onayına bağlı. Güvenlik bloğu istemediği sürece hiçbir reform kâğıt üzerinde kalmaktan öteye geçmiyor.
Nükleer saat hızla işliyor
UAEA raporlarına göre İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stokları 9 bin 300 kiloya ulaştı, bunun bir bölümü yüzde 60 seviyesinde. Teknik olarak yüzde 90’a çıkıp silah seviyesine ulaşmak artık yılların değil, ayların meselesi. İsrail’in ve ABD’nin hava saldırıları süreci yavaşlatıyor ama durduramıyor. İran’ın karar vermesi halinde kısa sürede silah eşiğine gelmesi mümkün.
Eski KSYÖ komutanlarının “ABD ile aynı anda savaşırız” çıkışları, sıradan bir meydan okuma değil; saldırı maliyetini yükseltmeye dönük planlı bir mesaj. Böyle bir retorik bir yandan rakipleri caydırıyor, diğer yandan hata payını ve yanlış hesaplama riskini katlıyor.
Üç olası senaryo
Birinci senaryo: mevcut çizginin devamı. Uranyum zenginleştirme, yaptırımlar, karşılıklı saldırılar ve içeride baskı politikası.
İkinci senaryo: teknik düzeyde sınırlı bir “yumuşama”. Örneğin insani koridorlara izin karşılığında kısmi tavizler.
Üçüncü senaryo: ani ve geniş çaplı bir tırmanış. Özellikle Amerikan üslerine yönelik yanlışlıkla ya da kasıtlı bir saldırı, savaşı aniden bölgesel bir yangına dönüştürebilir.
Rejimin geleceği
Kısa vadede iktidar sağlam görünüyor: korku atmosferi ve güvenlik blokunun konsensüsü işliyor. Ancak orta vadede ekonomi, enflasyon, yaşam standardının çöküşü ve bürokrasideki çözülme rejimi içten içe kemiriyor. Birkaç yıl içinde sistemin önünde iki yol kalacak: ya rasyonelleşmek ve tavizler vermek ya da daha da radikalleşmek.
2025 İran krizi, küresel güvenlik sisteminin yeniden “kontrollü çatışma” moduna geçtiğini gösterdi. Yaptırımlar geri döndü, hava saldırıları artık olağanlaştı, içeride baskılar sertleşti. Buna rağmen dünya ekonomisi İran tehdidiyle yaşamayı öğrendi: petrol piyasası daha hızlı dengeleniyor, lojistik yeni rotalara kayıyor, Çin ve diğerleri alternatif tedarikçiler buluyor.
Daralan çıkış kapısı
İran için bu tablo, giderek derinleşen bir izolasyon ve iç baskı demek. Pezeşkiyan’ın reform söylemleri havada kalıyor; ipler Hamaney ve KSYÖ’nün elinde. Toplum bastırılıyor ama sessiz bir yorgunluk büyüyor.
Bölge ise diken üstünde. Nükleer programın hızlanması, sembolik de olsa düzenli hava saldırıları ve sert söylemler, krizi kendi kendini besleyen bir sarmala dönüştürüyor. Her güç gösterisi yeni bir karşılık ihtimalini doğuruyor, her karşılık da yeni bir topyekûn savaş riskini artırıyor.
Uluslararası kurumlar ve arabulucular hâlâ kritik bir role sahip. Eğer diplomasi tarafları yeniden masa etrafında buluşturabilirse felaket senaryosu geri itilebilir. Ama diyalog, iç siyaset hesapları ya da karşılıklı güvensizlik yüzünden tıkanırsa, Ortadoğu uzun ve yıkıcı bir savaşa sürüklenebilir.
Sonuç: küresel krizin parçası
Dünya önünde üç rota var: mevcut çatışmanın düşük yoğunluklu devamı, sınırlı bir diplomatik nefeslenme ya da ani bir savaşa sürüklenme. Her senaryonun maliyeti yüksek. Ama hepsi aynı gerçeği yansıtıyor: İran dosyası artık bölgesel bir mesele değil, küresel istikrarsızlığın ayrılmaz parçası.