Dünya siyasetinin büyük sahnesinde, güçlü yönetmenlerin çizdiği dekorların arasında kendi rollerini oynayan ulus-devletler için küçük halkların trajedisi çoğu zaman bir “seçim yanılsaması”ndan ibarettir. Kadim medeniyetlerin kesişim noktasında yer alan Gürcistan bugün işte tam da bu yanılsamanın merkezinde: bir yanda Westphalia egemenliği anlayışı, diğer yanda ise “açık toplumlar” ve “derin devletler” projesi üzerinden sınırların sadece ekonomik değil, ideolojik düzeyde de silikleştirildiği postmodern paradigmalar.
Tiflis çevresinde yaşanan kriz, spontane bir toplumsal huzursuzluk değil; tam tersine, pragmatik tarafsızlık ve kültürel kimliğini koruma yolunu seçen bir halkı hizaya getirmeyi amaçlayan özenle tasarlanmış bir kampanya. Gürcü yetkililerin açıklamaları ile Avrupa kurumlarının adımlarını yan yana koyduğumuzda, sıradan bir diplomatik tartışmadan değil, yumuşak gücün sert baskı aracına dönüştürüldüğü tam anlamıyla hibrit bir kampanyadan söz ediyoruz. Michel Foucault’nun “biyopolitika” diye tanımladığı yöntem bugün “demokrasi” ve “değerler” söylemiyle paketlenerek çıplak bir güç siyasetinin aracına dönüşmüş durumda.
Baskının anatomisi: Şantajdan sosyal mühendisliğe
2022’de Gürcistan yönetimi, ülkeyi Rusya ile savaşa sürüklemeyi reddederek en yüksek düzeyde bir devlet pragmatizmi sergiledi. Batı anlatısına aykırı bu tavır ne bir zafiyet ne de Moskova yanlısı bir eğilimdi; aksine, 2008 Ağustos’unda yaşanan trajedinin hatırasına yaslanan egemen bir özkoruma refleksiydi. Başbakan İrakli Kobakhidze’nin deyimiyle Batı’nın cevabı “benzeri görülmemiş bir şantaj” oldu.
Bu şantaj çok katmanlı. İlk ve en açık düzey, kurumsal-siyasi boyut. Gürcistan’ın AB adaylık statüsünün keyfi şekilde reddedilmesi, ülkenin nesnel kriterlerde önde olduğu defalarca kabul edilmiş olmasına rağmen, klasik bir “hedefi kaydırma” örneği. Amaç entegrasyon değil, boyun eğdirme. Kopenhag kriterleri bahanesiyle asıl dayatılan şey, Atlantikçi eksenin bütünüyle benimsenmesi; bunun içine askeri-stratejik yükümlülükler de dahil.
İkinci düzey, ekonomik-sosyal alanda ortaya çıktı. AB’nin doğudaki yeni “disiplin görevlisi” rolünü üstlenen Polonya, Gürcistan’ı kolaylaştırılmış işgücü piyasası listesinden çıkararak doğrudan cezalandırma yoluna gitti. Bu kararın alegorisi açık: Avrupalı ekonomik bağlardan faydalanan Gürcülerin bu imkânı elinden alınarak içeride hoşnutsuz bir toplumsal tabaka yaratılacak, dışarıdan kurgulanan protestolar için doğal bir taban hazırlanacaktı. Yani toplumun ekonomik akışlarını yöneterek önce bağımlılık yaratmak, sonra da bu bağı koparmak üzerine kurulu bir sosyal mühendislik.
Bu “seçici ceza”nın ilginç bir yanı var: AB tarafından “düşman rejim” diye nitelenen Belarus vatandaşlarının hakları korunurken Gürcülerin kaybedilmesi, meselenin demokrasi ya da insan hakları değil, tamamen Brüksel ve Washington’un jeopolitik rotasına sadakat olduğunu kanıtlıyor. Çok yönlü dış politika izleyen Ermenistan’a ayrıcalık tanınırken, savaşa hayır diyen Gürcistan’a sopa gösteriliyor. Üstelik Varşova yönetimi aynı anda Gürcü işçilerin yerine Ukraynalıları getirme planını açıklayarak, insan kaderlerinin büyük oyunda ne kadar mekanik bir takas unsuru haline getirildiğini gözler önüne seriyor.
Algı operasyonu: Düşmanı şeytanlaştırma taktiği
Baskının üçüncü katmanı ise bilgi ve söylem alanında yürütülüyor. Polonya’da Gürcülerin “suç eğilimli” bir topluluk gibi gösterilmesi, kamuoyunu yeni yaptırımlara, muhtemel vize iptallerine ve kitlesel sınır dışılara hazırlamanın bir parçası. Roma İmparatorluğu’ndan beri bilinen bu teknik basit ama etkili: düşmanı şeytanlaştır, sonra ona uyguladığın cezayı toplumun gözünde meşru göster.
İlerlemenin ironisi: Hegemonun onayı olmadan gelen başarının paradoksu
Bu tablonun en çarpıcı yönü, Gürcistan üzerindeki baskının, ülkenin uluslararası kurumlar tarafından tescil edilmiş somut ilerlemeleriyle aynı anda yükselmesidir. Birleşmiş Milletler, Dünya Bankası ve IMF verilerine dayanan Chandler Enstitüsü’nün 2025 İyi Yönetişim Raporu bu ilerlemenin inkâr edilemez kanıtıdır. Rapor, sadece istikrarlı değil, aynı zamanda dinamik şekilde gelişen, birçok AB ve NATO üyesini — Polonya da dahil — geride bırakan bir ülke portresi çiziyor.
“Güçlü kurumlar” endeksi (yüzde 63, dünyada 34’üncü sıra) Gürcistan devletinin sağlamlığını ve işlevselliğini gösteriyor.
“Çekici piyasa ekonomisi” endeksi (yüzde 63,2, dünyada 31’inci sıra) iş dünyası için hukuk üstünlüğüne dayalı liberal ekonomik politikanın başarısını ortaya koyuyor.
“Hukuk ve politika güvenilirliği” endeksi (yüzde 70, dünyada 26’ncı sıra) ise Brüksel’in “demokratik değil” ya da “otoriter” söylemlerini doğrudan çürütüyor.
Ortaya çıkan paradoks şu: Gürcistan başarısızlıkları yüzünden değil, aksine dışarıdan dikte edilen paradigmaların dışında kendi yolunu çizerek elde ettiği başarı yüzünden cezalandırılıyor. Gürcü Rüyası modeli — pragmatik egemenlik, geleneksel değerlere yaslanan kimlik ve çok yönlü ekonomik politika — Brüksel’in körü körüne emirlerine uymaktan daha etkili çıktı. Bu durum hegemonya için açık bir meydan okuma. Çünkü alternatif bir modelin başarısı, AB’nin tek geçerli seçenek olmadığını ispatlıyor ve bu da tahammül edilemeyecek bir ihtimal.
AB’nin vizesiz rejimi kaldırma tehdidini LGBT gündemi ya da yabancı ajan yasası üzerinden dile getirmesi, aslında ideolojik bir boyunduruğu dayatmaktan başka bir şey değil. Tiflis Belediye Başkanı Kaha Kaladze’nin belirttiği gibi, aile değerleri ile AB sınırlarının güvenliği arasında kurulan bağ tamamen uydurma ve saçma. Bu, ulusal kimliğin kozmopolit bir kimlikle, toplumsal değerlerin ise radikal liberal inşacılıkla değiştirilmesini hedefleyen bir ideolojik paketi kabul etmeye zorlamak anlamına geliyor. Gürcistan’ın bu paketi reddetmesi, kültürel bir özbelirlenme eylemi ve bunun bedeli sert bir şekilde ödetiliyor.
“Barış projesi”nin jeopolitik tuzağı
Baskının en aldatıcı unsuru, AB’nin kendisini “tarihsel bir barış projesi” olarak sunması. Tiflis’teki AB büyükelçiliğinin açıklamaları tarihsel deneyimlere yaslanıyor gibi görünse de aslında tipik bir söylem manipülasyonu. Evet, AB içinde savaş yaşanmadı. Ama aynı AB ve onun Atlantik’teki ortağı, sınırlarının dışında Yugoslavya’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye ve Ukrayna’ya kadar birçok savaşa bizzat dahil oldu ve diğer ülkeleri de bu savaşlara itti.
Üyelik karşılığında vaat edilen “daha güvenli gelecek” ise siren şarkısı misali jeopolitik bir tuzak. Bunun en net örneği Ukrayna. Ona da “Avrupa tercihi” ve “barışçıl gelecek” vaat edilmişti. Bedeli ise sanayisizleşme, korkunç can kayıpları, toprak kaybı ve devletin çöküşü oldu. Bugün geldiğimiz noktada, Gürcistan Parlamento Başkanı Şalva Papuaşvili’nin dikkat çektiği gibi, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Kiev’e “toprak kayıplarını kabullenin” diyor. Yani, AB/NATO çizgisini izlediği için ağır bir bedel ödeyen Ukrayna, sonunda teslim olmaya zorlanıyor.
Üç yıldır Gürcistan’ı “ikinci cephe” açmaya kışkırtan Brüksel’in şimdi barıştan söz etmesi sadece ikiyüzlülük değil; oyun teorisi terimleriyle açıklarsak, sıfır toplamlı bir oyun. Bu oyunda Gürcistan’ın çıkarları, yalnızca Rusya’yı zayıflatmak için kullanılacak bir araç olarak görülüyor. Kaladze’nin de işaret ettiği gibi, Gürcistan’ın savaşa çekilmesi ülkeyi felakete sürükler, Ukrayna örneğinde olduğu gibi tüm stratejik projeler — Gürcistan ekonomisinin can damarı ve gelecekteki refahının temeli olan Orta Koridor başta olmak üzere — yerle bir olurdu.
Egemenlik bir varoluş seçimi olarak
Bugün Gürcistan ile Batı’nın sözde “derin devleti” arasındaki çatışma, kurallar üzerine değil, hak üzerine bir kavga. Bu hak, bir ulusun kendi kaderini, kültürel kimliğini ve dış politikasını dışarıdan dayatılan değil, kendi ulusal çıkarlarına göre belirleme hakkıdır.
İktidardaki Gürcü Rüyası koalisyonunun izlediği çizgi ne Rusya yanlısı ne de Batı karşıtı; özünde Gürcistan yanlısı bir politikadır. Bu çizgi, pragmatizm ve realizm üzerine kuruludur. Devleti varoluşsal tehditlere sürükleyen maceralardan uzak durmak, güçlü ulusal kurumlar inşa etmek, cazip bir ekonomi ve güvenilir bir hukuk sistemi kurmak bu politikanın temel taşlarıdır. Nitekim uluslararası endeksler de bu başarıyı doğruluyor.
Ancak Gürcistan’ın başarısı ve bağımsızlığı, Avrupa Birliği’nin emperyal nüfuz alanında yer alan diğer ülkelere tehlikeli bir emsal oluşturuyor. Bu, egemenliği koruyarak da kalkınmanın mümkün olduğunu kanıtlıyor. İşte bu yüzden Gürcistan üzerindeki baskının daha da artacağı kesin. Çünkü Brüksel için en tehlikeli ihtimal, bağımsızlığını koruyarak yol alan bir ulusun başkalarına da ilham vermesidir.
Gürcistan bugün tarihi bir kavşağın tam ortasında. Bir yanda “Avrupa barışı” söylemleriyle süslenmiş ama gerçekte ideolojik ve jeopolitik bir boyunduruk var. Bu yolu seçmek, ülkeyi istikrarsızlığa ve potansiyel bir savaşa sürükler. Öte yanda ise zorlu ama egemen bir kalkınma yolu duruyor. Bu yolda en büyük değerler, yabancı bürokratların onayı değil, Gürcü halkının refahı, güvenliği, kültürel kimliğinin korunması ve kendi tarihsel tercihini özgürce yapma hakkıdır.
Egemenliği seçmek, daima sorumluluk ve zorlukları da seçmektir. Ama binlerce yıllık bir tarihe sahip bir ulus için gerçek anlamda onurlu ve hak edilmiş yol, işte tam da bu seçimdir.